Özgürlük ve aile

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com 

ozgurluk

Yıllar önce Oruç Aruoba’nın bir kitabında okumuştum şu cümleyi: Woyzeck oyunundan bir cümleymiş sanırım, “Her insan bir uçurumdur. Başını döndürür kişinin, gidip aşağı bakınca.” Jonathan Franzen’ın Özgürlük romanındaki dört ana karakterden her biri, bir uçurum gibi. Yer yer insan, hayatlarını neden ve nasıl bu kadar karmaşık hale getirebildiklerini merak ediyor. Oysa hayatın ve insanların duygularının basit olduğunu varsaymak, insanın gerek kendisiyle, gerekse etrafındaki insanlarla ilgili pek çok şeyi görmezden gelmesiyle mümkün ancak. Bu hatayı işleyenler, ne kendilerini tanıyabilirler, ne de etraflarındaki insanları. Böyle yapanlar için başkalarının kararlarını irrasyonel ya da ahlaksızca diye yargılamak da çok kolaydır.

Franzen ise hayatı ve duyguları tüm karmaşasıyla ortaya koyuyor ve kendinize karşı dürüstseniz, benzer koşullar altında karakterlerin yaptığı seçimlerin benzerlerini yapmanızın ve olayların kitapta anlatıldığı şekilde gelişmesinin gayet mümkün olduğunu kabul ediyorsunuz.

Kitabın ana kahramanları Patty, Walter, Patty ile Walter’ın oğlu Joey ve Walter’ın üniversiteden en yakın arkadaşı, yakışıklı rock yıldızı Richard. Farkında olsalar da, olmasalar da özgür değiller. Walter ile Patty’nin kendi aileleriyle ve birbirleriyle, Joey’nin Patty ve Walter’la, Walter’ın Richard’la yaşadığı mücadele ve koparmak isteseler de koparamadıkları bağları belirliyor kim olduklarını, ne hissettiklerini, nasıl davrandıklarını. Franzen, 11 Mayıs 2012’de Radikal Kitap için Melisa Kesmez ile yaptığı röportajında şöyle demiş:

Aile kafesinden çıkmak başka türlü, daha kötü bir şekilde hapis olmak demek… Anlatılan şey içine bir çeşit sevgi dahil olduğunda anlamlı hale geliyor. Aile sevgisi tek sevgi türü değil ama bana en doğal geleni. Özgürlüğü tüm kısıtlamaların ortadan kalkması olarak algılayan –ki sevginin neden olduğu kısıtlamalar da dahil buna- kişi nasıl biridir? Bir ergenden başkası değildir bence. Bu günlerde, en azından Amerikan tüketim kültürü içerisinde, ergenlik fazlasıyla yüceltiliyor ve özendiriliyor. Önceki kültürlerin hepsinde ergenlerin neredeyse her konuda hatalı ve yanlış olarak görüldüğünü düşündüğümüzde, ben şahsen bugünkü hali çok tuhaf buluyorum.

Ben bir romancı olarak ana akım kültürü rahatsız edecek konularla ilgileniyorum ve Amerika’da bu konulardan biri de rekabet. Amerika’daki serbest pazar ideolojisi rekabeti yüceltiyor ancak kimse bu konuyu kişisel bir düzeyde konuşmaktan hoşlanmıyor. Beri yandan ben kimsenin kimseyle yarışmadığı bir aileyle henüz tanışmadım. Dolayısıyla düşündüm ki, bu konu hakkında bir şeyler yazarsam bunu tecrübe eden okur kendini daha az yalnız hissedecek.

İyi zamanlar geçiren mutlu insanlar enteresan roman karakterleri olamazlar. ‘Özgürlük’teki karakterlerin mutsuz zamanlarından çok mutlu zamanları oldu muhtemelen ancak mutlu zamanlarda dram, yani anlatacak enteresan bir şey yoktur ki. Hamlet’in mutlu bir çocuk ve ergen olduğunu düşünüyorum ama oyun elbette babası öldüğünde olanlarla ilgili. Öte yandan, Amerika’da şu anda çok ciddi bir endişe ve kasvetin hâkim olduğunu sanmıyorum, muhtemelen batının geri kalanı için de aynı şey geçerli. Hepimiz gezegeni harap ettiğimizi, sınırsız büyümenin savunulacak bir şey olmadığını biliyoruz ama çoğumuz zamanının çoğunu bu gerçekten kaçarak, yeni seksi teknolojilerle ya da din ve siyasi nefretle kendini uyuşturmaya çalışarak geçiriyor. Yani romancı olmak için harika bir zaman, sen de öyle düşünmüyor musun?

Franzen’ın güçlü siyasi görüşleri var ve bunlar, kitapta da kendine yer buluyor. Walter, Batı Virginia’da güzel bir vadiyi ileride ıslah edip bir kuş barınağına dönüştürmeleri şartıyla kömür madencilerine açan bir vakfın müdürü ve vakfın parasıyla nüfus artışı karşıtı bir kampanya başlatmak istiyor; Joey ise, istemeden kendisini Irak’ta Amerikan ordusuna hurda kamyon parçaları temin etmek zorunda bırakan bir anlaşma yapıyor. Richard, kendisiyle yapılan bir röportajda müzik endüstrisini yerden yere vuruyor. Bu kısımlar, yer yer hikayeye hizmet etmektense yazarın fikirlerini aktarmak amacıyla yazılmış gibi görünüyor, ama hikayenin sürükleyiciliği ve bazı bölümlerin güzelliği karşısında çok üstünde durulmayacak bir kusur bu.

Kitabı bitirirken ve insanların duygularının ne kadar çeşitli ve karmaşık olabileceğini ve bizim rahat yaşayabilmek için bunun ne kadar büyük bir kısmını görmezden geldiğimizi düşünürken, aklıma Milan Kundera’nın Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’ndan şu pasaj geldi:

Tamina’nın kendisine yaptığı sitemleri anlıyorum. Babam öldüğünde ben de aynı şeyi yapmıştım. Ona o kadar az soru sormuş olduğum için, onun hakkında o kadar az şey bildiğim için, onu elimden kaçırdığım için kendimi bağışlayamam.


Dış dünyanın sonsuzluğu bizden kaçmış bile olsa, bunu doğal bir şey olarak kabul ederiz. Ama ölünceye kadar, öteki sonsuzluğu kaçırdığımız için kendimizi suçlar dururuz. Yıldızların sonsuzluğu düşünülür de, babanın kendi içindeki sonsuzluğa aldırış bile edilmez. (sf. 193-194)

Reklamlar