Kütüphane kültürü, baş meridyen ve İnka tapınakları

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

Başlıktaki üç şeyin benim bildiğim kadarıyla tek ortak noktası şu: hiçbiri Türkiye’de yok. Bu yazı diğerleriyle değil sadece kütüphane kültürü ile ilgili, ama özellikle kütüphane kültürünün yokluğu ile ilgili olduğu için Türkiye’de var olmadığına emin olduğum ve aklıma ilk gelen iki rastgele şeyi de yazıverdim. Sıfır sayılı baş meridyenin geçtiği herhangi bir nokta veya İnka medeniyetine ait bir tapınak nasıl Türkiye’de kesinlikle yoksa, insanların bilgiye serbestçe erişebildiği ve ortak çalışma alanı olarak kullanabildiği kütüphaneler etrafında oluşmuş herhangi bir kültür de yok.

Türkiye diye söze başladım ama odağı kendi yaşadığım yer İstanbul’u kapsayacak şekilde daraltırsam kişisel tecrübelerimden daha rahat bahsedebilirim. İstanbul’da resmi olarak kütüphane statüsüne sahip özel veya kamuya ait birçok bina var. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2014 itibariyle Türkiye’de toplam 1,681 kütüphane var. Bunların 1,121’i devlet tarafından işletilen halk kütüphaneleri, 559’u ise kamu ve vakıf üniversitelerine ait. Dolayısıyla “şehirde kütüphane yok” yerine “şehirde kütüphane kültürü yok” savının altını çizmek lazım. Kütüphane kültürü ile kastettiğim kavram “kütüphane kullanma alışkanlığı” ile sınırlı değil – kütüphanelerin altyapısı, tasarımı, çalışan profili ve kullanıcıların üzerinde yarattığı etki doğrultusunda ortaya çıkan bilinç ve değerlerin bütünü.

Kütüphaneleri tanımlayan esas unsur fiziksel varlıklarından veya kaç tane olduklarından ziyade, okuma ve araştırma eylemlerini ne ölçüde kolaylaştırabildikleri ve güncel bilgi teknolojilerini ne kadar verimli kullanabildikleridir. Örneğin halk kütüphaneleri, tüm vatandaşlara bilgi erişimi ve uygun çalışma ortamı sağlayabildiği ölçüde işlevsel olabilir. Bu iki temel hizmet kullanıcı dostu bir yapı dahilinde ve faydalananlarda okuma ve araştırma isteği uyandıracak şekilde sunulmuyorsa, bir halk kütüphanesinin zoraki ziyaret edilen devlet dairesinden pek de farkı kalmıyor. Hayatımın üçte ikisinden fazlasını öğrencilik yaparak geçirdiğim için İstanbul’daki kütüphane binalarının birkaç tanesinde çok vaktim geçiyor. Buna rağmen, zorunlu durumlar haricinde ne yazık ki halk kütüphanelerinden köşe bucak kaçmak zorunda kalıyorum. Türkiye’nin en eski kütüphanesi olan Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde (özellikle gazete arşivi erişimiyle ilgili) karşılaştığım uygulamalar bende araştırma şevki uyandırmak şöyle dursun, bir daha arşive işim düşmesin diye neredeyse içimden dua ettiriyor.

İstanbul’daki tüm kütüphaneleri elbette tek tek gezmedim, ama gördüklerim arasında tasarım, işleyiş ve hizmet açısından en fazla randıman aldığım kütüphanelerin hiçbiri halk kütüphanesi değil. Bu yüzden de kullanım koşullarıyla ilgili ciddi kısıtlamalar mevcut. Bu kütüphaneler temiz, sessiz, merkezi, hantallıktan uzak ve personelinin yaklaşımıyla insanda çalışma isteği uyandıran ve araştırmayı kolaylaştıran yapılar. Dezavantajları ise faydalanabilmek için belli bir kuruma veya zümreye mensup olma, yani ayrıcalık sahibi olmak gerekliliği.

Kullandığım kütüphaneler arasında, çalışma ortamı açısından en tercih edilebilir olanlar akademik araştırma merkezlerine ait. Avrupa ve Anadolu yakasından iki örnek Koç Üniversitesi’nin İstiklal Caddesi’ndeki Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nin (ANAMED) kütüphanesi ve Türk Diyanet Vakfı’nın Bağlarbaşı’ndaki İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) kütüphanesi. Fakat bu tür kütüphanelerden faydalanmak için çoğunlukla lisansüstü öğrenci/araştırmacı olmak şart. Hatta bazı enstitü kütüphanelerinden faydalanabilmek için sadece belli alanlarda akademik çalışma yapıyor olmak lazım.

Benzer yapıda bir de üniversite kütüphaneleri var. Buralara erişmek için üniversite öğrencisi olmak veya mezun kimliğine sahip olmak gerekiyor, fakat insan zaten niye özgür iradesiyle İstanbul’da bir üniversite kütüphanesinde (özellikle de vakıf üniversitelerine ait olanlarda) bir şeyler okumak veya çalışmak ister, onu bilmiyorum. Ben bir üniversite kütüphanesinde en son çalışma girişiminde bulunduğumda yan masada lazer epilasyon randevusu ayarlamak için yüksek sesle telefon konuşması yapan öğrencinin, tam olarak vücudunun hangi bölgelerine epilasyon yaptıracağını (rızam olmaksızın) öğrenmiş oldum.

Farklı sanat galerilerinde benzer örnekler var mı emin değilim fakat Karaköy Bankalar Caddesi’ndeki SALT Galata’da SALT Araştırma adında ücretsiz bir kütüphane var. Tasarımı güzel, olanakları geniş, çalışan profili saygılı, sevecen ve yardımsever. Üstelik çalışma salonundan faydalanabilmek için herhangi bir kurumda öğrenci veya araştırmacı olmak da şart değil, ama gittikçe popülerleştiği (ve belki de önemli bir ihtiyaca cevap verdiği) için yer bulmak her zaman kolay olmuyor.

Buraya kadar bahsi geçen tüm eksiklikler ve sorunlar arz tarafına ait. Fakat var olmayan kütüphane kültürünün talep odaklı nedenleri de belli: Eğitim seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun, kütüphane kullanmak burada yaşayan insanların çoğunluğu için bir ihtiyaç değil. Bu zamanda bilgiye erişimin tek yolu elbette kütüphaneler değil, merak edilip internet vasıtasıyla öğrenilemeyecek şey neredeyse kalmadı. Fakat kütüphaneler yalnızca bilgiye erişim için değil ortak çalışma alanı olarak da işlev gösteriyor. Akademik zorunluluk haricinde yalnız başına saatler boyunca okumaya, yazmaya veya araştırmaya odaklanma gereksinimi, belli ki pek çoğumuzun hayatında yer kaplamıyor.

Reklamlar