Büyük Burhan

Büyük Burhan
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

Mithat Erdoğan, mithaterdogan3984@gmail.com

Adım Burhan. Yirmi iki yaşındayım. İşletme mühendisliğinde İngilizce hazırlığı bitirip birinci sınıfa bu sene geçtim. Babamın yirmi yedi senedir işlettiği kasap dükkânında on beş senedir bilfiil görev almaktayım. Son üç senedir artık iyiden iyiye sıkılmaya başlamış olsam da dükkânda çalışmaktan gocunduğumu söyleyemem. Gerçi pek sesimi çıkar(a)mıyordum ama son dönemlerde karşıma kaytarmak için çıkan her fırsatı değerlendirmek işime geliyordu.

Çünkü okulda bir kız vardı. Zaten okullarda genelde kız olur. Ama bu kız beni çok heyecanlandırıyordu. Adı Süheyla idi. Babaannesinin adından nasiplenmiş. Tipik erkek egemen geleneksel Türk ailesi şablonu. E benim babamın da isminin Burhan olduğunu düşününce bu durumu kınayacak durumda olmadığımı takdir edersiniz. Gerçi babamın yaptığında narsistik bir durum da yok değildi. Evet, narsist bir kasabın ilk çocuğuydum ve bu gerçekle baş etmekle ilgili de bir sorunum yoktu.

Velhasıl kelam, Süheyla çok güzel kokuyordu, kıvrımlarına baktıkça hipnotize oluyordum yalan yok. Tamam, bu son kısım belki pek şairane olmadı ama hoşlandığın kızın kıvrımlı vücudundan da hoşlanıyor olmakta yadsınacak bir taraf yok bence. Neyse ne diyordum? Hah bir de kelimeleri telaffuz edişi şiddetli bir ateşe atılmış odunların tutuşurken çıkardıkları sese benziyordu. Bu ve benzeri semptomlar işte… Geleceğe ilişkin varoluşsal kaygılarımı kenara bırakmış ve Milan Kundera kitaplarından Arthur Rimbaud kitaplarına hafif bir geçiş yapmıştım.

Süheyla ile aramızda bir şeyler olacağına ilişkin umudum her geçen gün arttıkça şeker gibi bir adam olmuştum. Çok iyimser ve mutlu idim. Ama evrene yolladığın pozitif düşünce her zaman pozitiflikle geri dönmüyordu işte amına koyim. Özür dilerim bir anda sinirlendim. Bu iyimserlik ve mutluluğumun götümde patlaması çok acı oldu. Süheyla ile tanıştıktan takribi iki hafta sonrasıydı, kurban bayramından yeni çıkmıştık ve eş dost babama gelip “Burhan abi şu bizim etleri kıyma makinesinden bi geçiriversen sana zahmet!?” seanslarına başlamıştı.

O gün de mahallenin muhtarı Ekrem amca beni adeta esir etmiş ve beş buçuk kilo dana etini kıyma makinesinde çektirmişti bana. Üstüm başım leş gibi et kokuyordu. İşten kaytarmak için bahane aradığım günlerden birinde kıyma makinesinin başında ekstra mesai yapmış olmak asabımı baya bozmuştu. Üstüne bir de babam her söylendiğimde bana bıyık altından gülerek bakmış ve “Noldu lan mühendis efendi? Zoruna mı gidiyor et kıymak ha?” diyerek takılmıştı ve ben bunu –en azından o gün- hiç komik bulmamıştım.

İşim biter bitmez babama sinirlenmiş ve hayal kırıklığına uğramış bir halde sigara içmek üzere dükkânın önüne çıkmıştım. Sigaramı yakmış ve ilk dumanı rahatlamış bir eda ile havaya üflerken hemen bizim dükkanın yanındaki kuaförün önünde duran ve bağıra çağıra telefon görüşmesi yapan kadını fark ettim. Kafasında -muhtemelen saçını boyattığı için- bone tarzı bir zamazingo vardı ve omuzlarından dirseklerine kadar uzanan beyaz bir havlu her hareketinde sallanmaktaydı. Çok ilgimi çekmişti.

Telefonun karşısındaki kişi ile çok sinirli konuşuyor ve hırsından ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Kurduğu her cümleye sakin başlayıp sinirli bitiriyor ve vurgularını yaparken kafasını öne arkaya ya da sağa sola salladığı için bonenin içine sığmayan saçlarından etrafına boya saçıyordu. Kadının yarım metre etrafında saçlarından yere damlayan boyalardan adeta bir kompozisyon oluşmuştu ayakta durmakta olduğu bölgenin zemininde.

Normalde sigara içerken müzik dinlemeyi tercih ederim ancak bu sefer daha enteresan bir alternatife sahip olduğum için kulaklıklarım elimde dikelmekteydim dükkânın önünde. Benimle birlikte kuaförün diğer tarafındaki kargo şirketi ofisinin önündeki eleman da ağzı açık ve meraklı bir şekilde kadını süzmekteydi. Derken kadın cebinden bir sigara çıkardı ve sigarayı yakmaya çalıştı. Rüzgâr sebebi ile bir türlü yanmayan çakmak iyice asabını bozuyordu, görebiliyordum. Ama diğer elinde telefon olduğu için rüzgârın merhametinden medet ummaktan başka da bir şansı yoktu.

Derken telefonumun mesaj melodisini duydum ve “pavlovun askerleriyiz ulan!” diyerek ve yavşak bir sırıtışla Süheyla’dan geldiğine neredeyse yüzde yüz emin olduğum mesajı görmek için whatsapp penceresini açtım. Ekranda; “okula erken gidecektik unutmadın değil mi?” yazıyordu. Evet amına koyiim, okula erken gidecektik! Çünkü yemekhanede vegan menüsü çıkmamasını protesto edecekti Süheyla vegan ve vejeteryan arkadaşları ile birlikte ve ben de ona eşlik edecektim. Kafamda, babamın kasap olması meselesine ilişkin olarak kurduğum cümleler vardı bu sabaha kadar ama cümlelerin tamamını beş buçuk kilo et ile birlikte kıyma makinesinden geçirmiştim adeta. Yine daha bu sabaha kadar babamın bir kasap olmasının ve benim de yanında çalışıyor olmamın sadece vejeteryan olmamam kadar sorun olması gerektiğini düşünüyordum. Ama şu anda panik yapmıştım ve karamsarlığa kapılmıştım.

Bu haleti ruhiye ile Süheyla’ya yanıt yazmakla meşgul iken telefon bir kez daha öttü ve ekranda instagram bildirimi simgesi belirdi. Bildirimi açınca Ekrem amcanın günümün ağzına sıçmakta bir level daha atladığını şok edici bir şekilde farketmiştim. Ben farkında olmadan, kıyma çekerken benim önüme geçip sırtı bana dönük bir şekilde objektife bakarak özçekim denen yüzeysellik ve narsistlik abidesi pozu vermiş, fotoğraf çekmiş ve bununla da yetinmeyip, beni etiketlediği fotoğrafın altına; “Mahallemiz esnaflarından Burhan Et’in sahibi büyük Burhan’ın oğlu küçük Burhan ile kurban eti kıydırma özçekimi :)” yazmıştı. Elli beş yaşında, karısını daha geçen sene kaybetmiş bir mahalle muhtarına sosyal medyayı daha etkin kullanması konusunda tavsiye veren ve sosyal medyadaki paylaşım mecralarına aşinalığı ona aşılayan bendim. Olayların bu hale geleceğini asla tahmin edemezdim. İşin garibi, içimden gülmek, hatta kahkaha atmak geliyordu.

Tam bu esnada kuaförün yanında duran kadının hala sigarayı yakmaya uğraştığını farkettim ve ona doğru ilerleyerek çakmağımı cebimden çıkardım. Kadının omzuna hafifçe dokundum ve sigarasını yaktım. Kadın kızarmış gözleriyle yüzüme bakarak zoraki bir gülümseme ve müşfik denilebilecek bir baş hareketi ile beni selamladı. Bu selamlama garip bir şekilde çok daha iyi hissetmemi sağlamıştı. Dükkanın önüne geri döndüm, telefonumu cebimden tekrar çıkarıp etiketlendiğim fotoğrafı bir de kendi instagram hesabımdan paylaştım ve altına ; “Muhtar Ekrem amca maaşallah yiyor ama çalışıyor da… ;)” yazdım.

Sonra garip bir ferahlığa kapılıverdiğimi farkettim. Babasının uzattığı eli kabul eden ve Star Wars’un seyrini değiştiren bir Luke Skywalker gibi hissetmiştim tüm etçilliğim ve geyik şinaslığımla. Karanlık tarafta bol bol kavurma vardı ve kavurmaların renkleri normalden daha da karaydı. E zaten Master Yoda’nın teni de marul yeşiliydi ve tipine bakınca marulun içine koyduğu etsiz çiğ köfteye bol limon sıkıp iştahla yiyen yaşlı bir amca hayal etmekte zorlanmıyordum.

Reklamlar