Kaynama noktası

Kaynama Noktasi
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

Mithat Erdoğan, mithaterdogan3984@gmail.com

Lojmanın bahçesindeki çam ağaçlarının altında oturuyorduk. Altıgen şeklindeki beton piknik masalarından birindeydik. Gölgeye sığınmıştık. Güneş en tepeye çoktan varmıştı. Hava giderek daha da ısınıyordu. Okul uniformasının kumaş pantalonu içerisindeki bacaklarımın terlemeye başladığını damla damla hissedebiliyordum. Öğlen aralarında eve gidip yemek yememi sağlayacak izin belgemle okul bahçesinden çıkıp lojmana girmiştik. Çok kolay olmuştu. En azından bu kısmı…

Lojmanın bahçesinde yemek yiyor oluşumuzu panik içinde tasarlamıştım. Evde yiyemezdik. Eve yaklaşık altı ay evvel icra memurları gelmişti. Bazıları alabildiğini almış, diğerleri ise götlerine baka baka geri dönmüştü. Evde bir takım eşyalar kalmıştı. Bir takım eşyalar ve dört kişilik çekirdek ailemiz güzel bir ekip olmuştuk. Ben nerdeyse bomboş kalmış salonu kendime oda olarak tahsis etmiştim. Salonda yaşıyordum. Bu kadarını bilmen gerekmezdi. O yüzden seni bahçede ağırlamaya karar vermiştim.

Sulu yemek yeme niyetindeydik ama annemin lahmacun yaptıracağı tutmuştu. Eve haciz gelmiş olsa da arada böyle çılgınlıklar yapıyorduk diyerek mağdur edebiyatı yapmayacağım. İstesem yaparım ama yapmayacağım. Zaten yeterince mağdurdum. Bahçede oturmuş lahmacunlarımızı yiyorduk. Yukarıda kocaman bir odam vardı. On yedi yaşındaydık, senden hoşlanıyordum ve evde kimse yoktu ama dalgın gözlerle çam ağaçlarının altındaki pürlere bakıyordum. Eteğinin altına giydiğin kolej ayakkabıların ve baklava desenli çorabınla güzel bir kontrast yakalayan pürleri inceliyordum.

Odam olduğunu iddia ettiğim salon açısından bakınca da trajik bir durumdu aslında. Yetişkin insanların çocuklarıyla yaşadığı bir evin en seçkin odası olması, misafirler ağırlanması, büyük sofralar kurulup pek muhterem misafirler ağırlanırken şen kahkahalar atılması gereken kocaman bir odada on yedi yaşında bir ergen erkek ikamet etmekteydi. Odanın misyonundan mahrum bırakılmasını, statüsünü sürdürememesini geçtim, son altı ayda içerde çekilen otuzbirin haddi hesabı yoktu! “Mutsuz bir mastürbatörün meskeni” Odaya isim koymam gerekse bu ismi koyardım.

Olur da eve girmemiz gerekirse diye salonun kapasını kapatmış ve hatta kilitlemiştim. Tedbirliydim. Seninle başbaşa kalmak için yırtınmam gereken odanın kapısını kilitliyordum. Garip bir histi. Ama garip hislere son altı aydır aşina olduğumdan çok da üzerinde durmamıştım. Eve gelirken yolda çok aç hissediyordum ama beş yıllık kalkınma planı üzerinde çalışıyormuşcasına, sosyopatça hareketlerle ve panik içerisinde önlem almak tüm keyfimi kaçırmıştı. Yemek yiyebilecek durumda değildim.

Manevi olarak birşeyler saklamayı boşversenize, esas insanın fiziksel olarak birşeyler saklamak durumunda kalması çok yorucuydu. Benim sakladığım şey ise kırk beş metrekarelik bir odaydı. Abra kadabra ile olacak iş değildi, zaten sihire inanmıyordum. Maksim Gorki’nin “Ekmeğimi Kazanırken” kitabının kahramanı çocuğa inanmak için ise bir sürü gerekçem vardı. Alın ve okuyun ne demek istediğimi anlarsınız. Şimdi uzun uzun anlattırmayın canım kitabı bana burda.

Dalgın bir şekilde karşında oturmam belli ki dikkatini çekmişti. “Noldu neyin var, ne düşünüyorsun?” demiştin. Hemen yanımızdaki tahta masa gözüme çarptı ve üzerindeki kocaman oyuğun nasıl oluştuğunun hikayesini mekanik bir şekilde anlatmaya başladım. Üç dört sene evvel yaz tatilinde can sıkıntısından dört beş erkek bir araya gelip kumpir yapmak istemiştik. Kim olduğunu şimdi anımsayamadım ama közlendiği için kapkara olmuş bir patates sanıp koca bir kömürü masaya bırakmıştı içimizden biri. Tahta masa erimiş ve büyükçe bir oyuk açılmıştı. Konuyu dağıtmaya çalışıyordum ve bu gibi durumlarda kullanabileceğim en az on beş – yirmi tane hikayenin olduğu bir muhitteydik. Konu dağılmıştı. Rahatlamıştım.

Yemek yiyor gibi yapmaya başlamıştım. Üç tane çeyrek limon yiyip bir lahmacunu yarısına kadar kemirdim. Seni izliyordum. İştahlı bir şekilde lahmacun yerken bile seni çekici bulduğumu farkettim ve bu durumu çok çabuk kanıksadım. Sağ elinle lahmacunu tutuyor, sol elinle ise ikide bir burnunun ucuna düşen yuvarlak gözlüklerini eski yerine, yukarıya doğru ittiriyordun. Çıkık elmacık kemiklerin ve incecik kaşların her bir lokmanın serim, düğüm ve çözüm aşamasında senkronize birşekilde yukarı aşağı hareket ediyorlardı. Önündeki melamin tabakta maydanoz kalmadığını farkettim ve tabağımdaki maydanozları sana hibe ettim.

Yemek sonrasında ellerimizi yıkamamız gerekiyordu. Çalışmadığım yerden kazık bir soru gelmiş de önümde sınav kağıdı varmış gibi beton masanın yüzeyine bakakaldım. Önümde iki seçenek vardı. Ya bahçe hortumuyla elimizi yıkamamız için bekçiden gidip göl suyunun açıldığı vananın erişimini sağlayan anahtarı talep edecektim ya da risk alıp yukarıya eve çıkacak ve salona bulaşmadan banyoda bir şekilde elimizi yıkayacaktık… Çok yorulmuştum. Çok mutsuz hissediyordum. Kendi kendime; “sikerler!” dedim ve yukarı eve çıktık.

Eve çıktık, sana bahsettiğim o Madam Bovary kitabını hatırlayacağın tuttu ve bir şekilde odama girdik. Sadece kitabı alıp çıkmadık da… Boş odada yerde üst üste duran Rus klasiklerine baktık. Kişisel gelişim kitabı okumayı sevip sevmediğimi sordun ve kendimi tutamayıp küçümseyici bir eda ile; “kişisel gelişim kitabı ile gelişecek kişilere hayat boyu mutluluklar dilerim ama bence beylik laflardan başka bir şey söylemiyorlar” dedim. Tek kaşını yukarı kaldırarak sinirlenmiş gibi yaptın ama dayanamayıp gülmüş bulundun. Belki o an söyleyemedim ama boş bir odada içinin giderek dolduğunu hisseden, yerli yersiz mekan ve zamanlarda durduk yerde ağlayacak gibi olan bir lise son öğrencisi kişisel gelişim kitaplarıyla taşşak geçmeyip de ne yapsındı? Her şeyle taşşak geçmek en iyi müdafaadır. Yazın bir kenara, çok faydasını görürsünüz.

Daha sonra ayakkabı kutularınca dolu kasetleri inceledik, bazılarını kaset çalara koyup dinledik bazılarını sana ödünç verdim. Üniversite hazırlık kitaplarımın köşelerine çizdiğim, çöp adamların başrolde olduğu çizgi filmlere bakıp dalga geçtin. Salonun tam ortasındaki plastik masanın yanındaki plastik sandalyelerde basket topları ve okunmuş mizah dergileri yığılı olduğundan önce yere, sonra yatağımın ayak ucuna oturduk. Yatağın ayak ucunda otururken bir anda kendimizi sırtımızı duvara yaslamış; kunteper canavarı, l-manyak şehitleri ve duka film okuyup ağız dolusu kahkaha atarken bulduk.

Derken saate bakıp eyvah diye bir çığlık atmaya yeltendin ama oda boş olduğu için yankı yapan kendi sesinden bir an için korktun. Gözlerimi senden kaçırdım. O yankıdan sonra yüzünün aldığı ifade bünyemde kahvaltıdan kalkmadan evvel yediğim son zeytinin acı çıkmasına benzer bir etki yapmıştı. Bir nevi “hayat devam ediyor” etkisi.

Evden koşar adımlarla çıktık, merdivenleri ikişer üçer indik, lojmanın bahçesinden okul kapısına telaşlı ve neşeli bir depar attık. Eteklerin uçuşuyordu, gömleklerimiz dışarı çıkmış, zaten gevşek olan kravatlarımız kendilerini iyice koyvermişti. Okul girişinde kapıdakı nöbetçiye koşuma ara vermeden izin kağıdımı okuması için buruşturup fırlatmış ve seni işaret ederek; “Birlikteyiz!” demiştim. Derse girmeden evvel çeşmede elimizi yüzümüz yıkamak için kısa bir mola vermiştik. Ağzımı musluğa nerdeyse dayamış su içerken omzuma dokunmuş ve taklidimi yaparak “Birlikteyiz” demiş ve memnun gülümsemeni takınıp “Demek birlikteyiz ha?” diye eklemiştin. Musluğu kapatıp ağzımı elimle silerken ne diyeceğimi bilememiş bir şekilde sırıtıyordum. Suratımdan bir türlü silemediğim kötü bir dövme gibiydi o sırıtışım. Daha sakin ve soğukkanlı olmaya oldum olası özenmişimdir ama yapımda yok.

Sınıftan içeri girdik. Geç kaldığımız için zaten kendimizi hazırladığımız fırçamızı yedik ve cık cık cık nidaları eşliğinde sıralarımıza yöneldik. Yediğimiz fırçayı da cıklamaları da kumarda sürekli kazanan bir kumarbazın kumar sorunu ile ilgili kendisine yöneltilen eleştirileri umursayacağı kadar umursuyordum. Bir anda kafama çarpan kağıt parçası irkilmeme ve arkama dönmeme neden olmuştu. Senden geldiğini anladığım kağıt parçasının nereye düştüğünü işaret ediyordun. Kağıdı yerden aldım ve dikkat çekmemeye çalışarak usulca açtım. Ev telefonunu ve cep telefonunu yazmıştın. Altında ufak da bir not vardı;

“Biliyorum kişisel gelişim kitaplarını sevmiyorsun ama bunu ilk kez onlardan birinde okumuştum ve söylemem gerek; ben bugün öğlen yemeğinde odanın boş tarafını değil dolu tarafını gördüm. Bilgin olsun. ;)”

O akşam eve gidecek ve o kağıtta yazanları sıkılmadan defalarca okuyacaktım. Derken televizyonda “Good Will Hunting” filmine denk gelecek ve izleyecektim. Robin Williams ve Matt Damon’ın o meşhur “It’s not your fault” diyaloğunun geçtiği sahnede daha fazla dolmamam gerektiğini idrak edecek ve ağlamaya başlayacaktım. Ağladıkça; siktiğimin boş salonundan, evde tek başımayken muhtelif kere eve gelen icra memurları ile yapmak zorunda olduğum o sikik sohbetlerden, kışın soğukta sağına alınca sadece sağını, soluna alınca sadece solunu ısıtan ama üşüme hissine asla kesin bir çözüm sunamayan o elektrik sobasına kızıp sobayı duvara fırlatmış olmamdan, uykumun ortasındayken yere düşüp ödümü bokuma karıştıran tavandaki o avizeden dolayı kendimi sorumlu hissetmeyi bırakacaktım ve çok daha iyi hissedecektim.

Biterken; “Elliott Smith – Between the Bars” çalıyordu…

Reklamlar