Youth: Gençliğe retorik ağıt

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

youth-poster-2Hızlı ve renkli gençliğinin yerini prostat sorunlarının gündemi kapladığı ve apatik olmakla eleştirildiği bir yaşlılığa bıraktığı Fred’e, doktor, tahlillere göre tamamen sağlıklı olduğunu söyler ve ekler: “Gençlik seni dışarıda bekliyor”… O sırada pencereden dışarı bakan Fred ise gülümsemekte olan, diş telleri, kepçe kulakları olan genç masöz kız ile gözgöze gelir. Gençliğin her zaman güzel olması gerekli midir?

Poliklinikte şikayetini sorduğum genç kadın, “Sanki sis çökmüş üzerime” demişti elleri göğüs kafesinin üzerinde gözlerini tavana sabitlemiş bir şekilde derin soluk alırken. Gözü ne renkti, vücut ölçüleri nasıldı hatırlamıyorum ama bu cümleyi kuran bir kişi çirkin olamazdı. Tolstoy’a göre ise güzellik, bizde herhangi bir arzu uyandırmadan, bize zevk veren şeydi.

Yönetmen Sorrentino, “Youth” filminde, karakterlerin zayıflıkları, zevksizlikleri ve eksiklikleri üzerinden güzelliği işlediğini ifade ediyor. Otelde şarkı söyleyen zarif Fransız kadın, beyaz eldivenleriyle tuttuğu butu yerken bir sahnede gözümüze çarpıyor. Sanki sessizliği bozmak ambiyansı bozacakmışcasına otel restoranında son derece şık kostümler içinde hiç konuşmadan oturan orta yaşlı çift, ormanda gürültülü bir sevişme sahnesinde yakalanıyorlar karakterlerimize. Lena (Rachel Weisz), kendinden daha iyi ya da güzel olmayan birisi için kocası tarafından terk ediliyor. Bir robot karakteri canlandırma hatasına düştüğünden yakınan aktör Jimmy Tall (Paul Dano), üstüne yapışan etikete isyan edip hazırlandığı yeni rolü için ilham kaynağı ararken, kendini arzu ve korku arasında seçim yaparken buluyor. Kendisiyle barışmasını sağlayan tırnağını yiyen ve yükseklikten korkan küçük bir kız çocuğu oluyor. Tall’un aptal sarışın muamelesi yaptığı kainat güzelinin “Bir şey kendi gücü tarafından dengesizleştirilip zehirlenirse ortaya hüsran çıkar” cümlesi de kendisinin sarsılmasına neden oluyor.

Müziğin dünyayı andırırcasına dönen bir sahnede icra edilmesi eşliğinde başlayan film, 80 yaşlarındaki iki arkadaşın Alp Dağları’ndaki bir spa merkezindeki tatillerinde hayatı sorgulamalarını, dostluğu, bağlılığı, hafızayı, güzelliği ve de gençliğe özlemi konu alıyor. İtalyan bir yönetmenin İngilizce bir film yapması ve Michael Caine, Harvey Keitel, Rachel Weisz, Jane Fonda gibi ünlü isimlere yer vermesi ödül kazanmaya yönelik taktikler olarak yorumlansa da, ödüle layık olduğu konusunda hemfikir eleştirmenler, Cannes film festivalinde ödül alamamış olmasını haksızlık olarak nitelendiriyor. Filmde popüler kültürün de yer yer eleştirildiği düşünüldüğünde, kendi içinde tutarlı bir durum da oluşmuş oluyor diğer yandan.

Fred Ballinger (Michael Caine), kendini müziğine adarken, ailesini de yer yer ihmal etmiş, farklı duygusal ve cinsel deneyimlerin peşinden gitmiş, demanslı eşi ile yüzleşmekten kaçan, asistanlığını yapan kızı Lena ile vakit geçiren, hayattan beklentisi kalmamış emekli bir orkestra şefini canlandırıyor. Alp Dağı eteklerindeki doğa yürüyüşlerinde, doğadaki tüm canlıların seslerini katman katman algılayıp dev bir orkestrayı yönettiğini hayal ediyor, belki de gerçekten yönetiyor. Sıkıldığında ve ortalık fazla sessiz olduğunda ise içi boş bir şeker kağıdı ile müzikal ama rahatsız edici bir takım sesler çıkartıyor. Yaptığı bir sürü karışık geçişlere sahip bestelerin unutulup, sadece “Basit Şarkılar” ile anılıyor olmaktan muzdaripken, kemanda bestesini çalmaya çalışan küçük bir çocuk kendi ile barışmasını sağlıyor. Basit olan her şeyin kötü ya da çirkin olmadığına ve büyük aşıkların da birbirlerini basit bir şarkı olarak düşünmeyi sevebileceklerine vurgu yapılıyor.

Fred ile kendi deyimleriyle “sadece güzel şeyleri paylaşmak” üzerinden “iyi” bir arkadaşlığı olan Mick (Harvey Keitel) ise, Fred’in içinde bulunduğu melankolik ruh haline tezat olarak, genç bir ekiple, kendi vasiyeti niteliğindeki bir filmi tüm enerjisiyle çekerken yaşlılığa meydan okuyor. Bir şeyler yaratabilmek için her şeye inanmak zorunda olduğunu iddia ediyor, Fred kendisini bazen aşırı saf olmakla suçlarken. “İnsanlar ya güzel, ya çirkin. Arada kalanlarsa nadiren zarif” diyor. Hayata ve dostluklarına karşı zarif tutumlarıyla da bu cümlesini doğruluyor sanki. Filmlerinde oynamış kadın aktrislerin klişe replikleri arasında boğulur, geçmişe dair her şey silikleşirken, Mick; çocukken bisiklete binmeyi öğrendiği anın hafızasına kazınan yegane anı olduğunu sıklıkla ifade ediyor. Bisiklete binmeyi öğrenip ardından düştüğü o anı…

Filmde, Alp eteklerinin büyüleyici doğası, müthiş bir estetik, özel müşteriler tarafından tercih edilen otelde suyun içinde tüm çıplaklıklarıyla huzuru arayan dingin bedenler, oda duvarlarında sanki karakterler ile tamamlanmayı bekleyen yarım yüz profilleri, müzikler, düşündürücü diyaloglar kadar şaşırtan ve güldüren detaylar da mevcut.

Örneğin, sırtında dev bir Marx dövmesi olan, sağ kolunda Che Guavera dövmesi olan, gerçek Maradona’ya olan fiziksel benzerliği aşikar, dünyaca ünlü, basın tarafından halen takip edilen, eski futbolcuyu canlandıran bir karakter mevcut. Sorrentino, bir röportajında, Maradona’nın onu, evden çıkmayıp maç izlemesine neden olarak ailesinin gittiği çiftlik evinde çıkan yangından kurtardığını ifade ediyor.

Yuva yıkan, çirkin, pop star Paloma Faith karakterini canlandıran gerçek Paloma Faith de filmin eğlenceli detaylarından.

Soluk dövmeler vücutlarda Dali’nin saatleri gibi uzanıyor, Bengisu’lar büyükanne oluyordu. Hiçbir şeyin tadı da eskisi gibi değildi. Hem her şey sanki daha bir tatsızdı, hem de eskisi gibi tat alamıyor ya da alınan tattan eskiden aldığımız keyfi almıyorduk. İspanya’nın en asil kadını olan Alba düşesi, ölmeden önceki son dönemlerinde estetik müdahalelerle zamana meydan okurken, Steven Tyler’ı andırır olmuştu. Doğduğumuz an belliydi bir gün öleceğimiz ama gene de korkuyorduk o belirsiz sondan ve yaklaştıkça/yaşlandıkça bu endişeler yüzünden yer yer keyif alamaz oluyorduk bugünden. Yarını düşünmeden yaşadığımız gençlik günlerini anmak oluyordu bu nedenle en kolayı ve keyiflisi; bisiklete binmeyi öğrenip hemen ardından düşmelerimizi…

Reklamlar