Bir kitap, bir film, birçok Miles Davis

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

miles_ahead_poster-print

Sıradanlaşan popüler müzik ve film piyasasından sıkılmışken, caz müziğinin kült isimlerinden Miles Davis’i, doğumunun 90. yılında, biyografik film “Miles Ahead” aracılığı ile anmak nasıl da güzel oldu! Davis’i canlandıran ve aynı zamanda yönetmen koltuğundaki Don Cheadle, film için yıllarca hem trompet çalışarak, hem de Miles Davis’i inceleyerek çok başarılı bir performans sergilemiş. Filmin yarı-kurgusal olması ve Davis’in müzik kariyerine ara verip, türlü sorunlarıyla inzivaya çekildiği bir dönemi yansıtıyor olması ise pek çok eleştirinin hedefi olmuş. Miles Davis’in otobiyografik romanında da bu döneme çok kısa değinilmektedir.

Adını 1957 yılında çıkan albümden alan Miles Ahead, Rolling Stones dergisi için çarpıcı bir röportaj yapmak amacıyla Davis’in dünyasına zorla girmeye çalışan bir muhabir (Ewan McGregor) ile Davis’in kısa bir süredeki aksiyon dolu maceralarını aktarıyor. Yolları plak şirketlerinden, gangsterlere ve uyuşturucu satıcılarına kadar uzanıyor. Flashback’ler ile Davis’in müziğinden ve duygusal geçmişinden anılara da sık geçişler yapılıp usulca tekrar mevcut zamana bağlanılıyor. Miles Davis için bir sahnede bir araya gelen Esperalda Spalding ve Herbie Hancock gibi isimlerin canlı performansını film aracılığıyla izlemek ve dinlemek bile büyük bir keyif. Diğer yandan; Miles Davis’i, 1945 sonrası Amerika’yı, cazın en parlak dönemlerini, birlikte çalıştığı müzisyenleri, dahil olduğu müzik gruplarını birinci ağızdan dinlemek ve tanımak için Davis’in otobiyografik romanını şiddetle tavsiye ederim. Miles Davis, sıradışı karakteri ve müziğiyle yakından tanınmayı hak etmektedir.

Güney Afrika’nın geleneksel müziğinin ve kiliselerin esintisiyle genelde alaylı zenci müzisyenler tarafından icra edilen cazda, Miles Davis bir ezberbozan olmuştur. Diş hekimi olan babası, hayatının her döneminde kendisine maddi ve manevi destek sağlamıştır. Louisiana’da çocukluk yaşından itibaren müzik dersleri almış, Juilliard Müzik Okulu’na girmiş ancak caz kulüplerindeki müzisyenlerden daha çok şeyi daha kısa zamanda öğreniyor olması nedeniyle devam etmemiştir. İdolleri olan Dizzy Gillespie ve Charlie Parker’ı bulmak için eyaletleri, sokakları, kulüpleri aylarca dolaşmıştır. Siyah müzisyenlerinin çoğunun müzik teorisine dair hiçbir şey bilmemelerine şaşırmakla beraber, kendisi Stravinski, Prokofyev gibi klasik müzisyenlerden de beslenmiştir. “Bilgi özgürlük, cehalet ise köleliktir; insanların özgürlüğe bu kadar yakın olup ondan yararlanmamaları inanılır gibi değil” demiştir. Dizzy Gillespie’nin ve Louis Armstrong’un sahnedeki neşeli hallerini beyazları eğlendirmeye yönelik popülist tavırlar olarak yorumlayarak bu davranış biçiminden kaçınmıştır ama beyazlara tavır da takınmamıştır. Hatta pek çok albümünde beraber çalıştığı aranjör Gil Evans’ın müzik zekasına hayrandır ve en yakın dostudur. Boris Vian ile iyi arkadaştır. Bir konser için gittiği Paris’te tanıştığı Juliette Greco da ilk aşkıdır ve Paris’ten ayrılınca depresyona girmesine ve uyuşturucu bağımlılığının başlamasına neden olmuştur. Müzikte hep kendi sesini bulmaya çalışmıştır, “Müzikte sessizlik, çaldığın notadan daha önemlidir” demiştir. Bebop ve Cool Jazz’ın öncüsü olmuştur ancak bir tarzda başarı yakalayıp kendini tekrar edip durmaktan kaçınmıştır. Yeniliklere ve değişime açık müziğiyle fusion’a ve rock müziğine de ilham kaynağı olmuştur. Jimi Hendrix’i ve Prince’i çok takdir etmiştir. Çoğumuzun adını bile duymadığımız, kendi köşesinde müziğini çalmakla yetinen ya da uyuşturucu bağımlılıkları nedeniyle dünyadan genç yaşta, adını duyuramadan göç eden pek çok yetenekli müzisyeni de anmayı ihmal etmemiştir romanında Davis. Her müzisyenden kişisel anlamda haz etmemiş olsa da herkesten müzikal anlamda pek çok şey öğrenmiştir. Charles Mingus’un sinir olduğu ani akor değişimlerinden de, zor karakter Charlie Bird Parker’ın parçada nerede olduğunu unutturan yaratıcı, uzun doğaçlamalarından da, Thelonious Monk’un bestelerinden de kendisine gerekli olanı kaydetmiş ve kendince geliştirmiştir. Birkaç film müziği yapmıştır. Dış görünüşüne her zaman önem vermiş ve sahneye hep şık bir takım elbiseyle çıkmıştır. Boksa başlayarak eroin bağımlılığından kurtulmuştur. Orak hücreli anemi hastalığının kalçasındaki etkileri nedeniyle ameliyat olmasına rağmen ağrıları dinmemiştir. Bağımlılığı, sadakatsizliği ve sanrıları nedeniyle eziyet ettiği büyük aşklarından Francis Taylor’a iyi bir eş olamamıştır ve ilişkileri filme de konu olmuştur.

Bu yazı dahilinde romanı özetlemek ya da Miles Davis’i anlatmak gibi bir hedefim olmadığı gibi böyle bir yetkinliğe sahip de değilim zaten. Kendisinin de “Eğer dediğim her şeyi anlasaydınız, ben olurdunuz” diye bir sözü de mevcuttur. Ama müziği ile de hayatıyla da ilham verici bulduğum Miles Davis’i, her yerde bulabileceğiniz diskografisi dışında özel kılan detaylarıyla yansıtarak caz misyonerliği yapmakta bir sakınca görmüyorum. Arka fonda Solea çalarken bir yaz ve yazı daha bitiyordu. So what!

Reklamlar