Sekiz yüz yıllık bir iz sürme hikayesi

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

Processed with VSCO with m5 presetYukarıdaki fotoğrafı Ağustos ayında Kafkasya’da bir dağ köyünde çektim. Sofrada oturan kişilerin arasında dil, din, kültür veya yaşam tarzı birliği yok. Sofra yol kenarındaki küçük bir Ortodoks şapelinin hemen yanındaki çardakta kurulu. İlk bakışta bu insanların tam olarak hangi özelliği paylaştıkları veya hangi amaçla bir araya geldikleri de belli olmuyor. Türkçe, Rusça, Osetçe, Macarca veya İngilizce konuşarak iletişim kuruyorlar. Farklı ülkelerin pasaportlarını taşıyorlar, bambaşka meslek kollarına aitler ve hepsinin hayat hikayesi de farklı. Ortak noktaları kaybettikleri müşterek ataları Alanlar’ın izini sürmek için bu sofra etrafında sekiz yüz yıl sonra ilk kez bir araya gelmeleri.

Kadim geleneğe uygun olarak masadaki hişter (büyük) ayağa kalkarak adına arfe denilen bir konuşma yapıyor. Misafirin tarifi zor bir ayrıcalığa ve konukseverliğe tabi olduğu Oset sofralarında, misafirin onuruna şairane sözler söylemek, iyi dilekler sunarak dua etmek ve kadeh kaldırmak, mitolojik Nart eposlarından bugüne uzanan ve hala uygulanan geleneğe göre zorunlu bir ritüel.

“Kader bizi yüzyıllar önce ayırdı ve dünyanın farklı yerlerine savurdu. Fakat biz aklımız sayesinde bugün burada tekrar buluştuk.”

Bu sözler sofradaki bir kuvd (dua) esnasında masadaki ev sahibi hişterin ağzından dökülen ve oracıkta hafızama kazınan bir konuşmadan. Konuşmayı yapan hişter, bu sözlerinde Alanlar’ın torunları olan Osetler’den, 1860’lı yıllardan 1920’lere kadar dalgalar halinde Türkiye’ye göç edip Türkleşen Osetler’den ve bundan tam sekiz yüz yıl önce bugünkü Macaristan sınırları dahiline yerleşip tamamiyle Macarlaşan Jaszlar’dan bahsediyor.

Tarihçiler bu zamana kadar ulaşılan bilgiler ışığında Jaszlar’ın 13. yüzyılda bugünkü Macaristan sınırları içine yerleşmiş göçebe bir Sarmat kabilesinin (Iazyge) devamı olduğu sonucuna varmış. Sözü geçen bulgulara Türkçe ve İngilizce olarak erişemediğim için kaynak gösteremesem de, meraklısı için bu bağlantıyı yakın zamanda ortaya çıkaran Macaristanlı arkeolog László Selmeczi’den bahsedebilirim. Selmeczi, fotoğraftaki sofrada oturanlardan biri ve ömrünü Jaszlar’ın tarihini aydınlatmaya adamış bir arkeolog. Macaristan’ın Négyszállás ve Jászfényszaru-Kozmadamjánszállás bölgelerinde yaptığı arkeolojik kazılarla Jaszlar ve Osetler arasındaki tarihi bağı ortaya çıkarmış.

Jaszlar’ın konuştuğu dil bugün ölü bir dil, fakat Iazygeler’in konuştuğu dile çok benzediği biliniyor. Askeri ve siyasi açıdan hatırı sayılır güce sahip diğer iki Sarmat kabilesi ise Alanlar ve Roksalanlar. Alanlar’ın bugün hala varlığını sürdüren tek kolunun, 1. yüzyılda başlayan Got ve Hun akınlarından korunmak için Kafkasya dağlarına yerleşen Osetler olduğu biliniyor. Batıya göç eden ve bugünkü Fransa ve İspanya içlerine kadar ulaşan Alanlar’ın ise siyasi birlik sağlayamayıp asimile oldukları, 6. yüzyıl dolaylarında da Avrupa’daki izlerini tamamen kaybettikleri tahmin ediliyor. Yine de Batı Avrupa’da Alanlar’ın bıraktığı izlere rastlamak bugün hala mümkün. Galya’ya göç eden Alanlar dolayısıyla Allainville, Allaincourt gibi yerleşim yeri isimlerine bugün Fransa’da hala sıkça rastlanırken, Katalanlar’ın yaşadığı Katalonya’ya (Goth-Alania) dahi isimlerini verdikleri sanılıyor (Brzezinski ve Embleton, 2002, sf. 11). Etimoloji sayesinde ortaya çıkan Avrupa’daki bu Alan izleriyle ilgili daha fazla örnek bulmak mümkün, örneğin meraklısı için Linda Malcor ve Scott Littleton’ın From Scythia to Camelot (İskitya’dan Kamelot’a) adlı kitabı güzel bir kaynak.

Alanlar ve Avrupalılar arasındaki ilginç bir diğer bağlantı da şövalyelik geleneği. Savaşçı bir millet olan Alanlar’daki askerlik kültürü kuşkusuz bu halkın en merkezi öğelerinden biri. Çağdaş Batılı tarihçilerden bazıları, orta çağ Avrupasının şövalyelik geleneklerinin, İskit-Sarmatlar’ın ve Alanlar’ın askeri kültüründen etkilenilerek ortaya çıktığını söylüyor (Bliyev ve Bzarov, 2011, sf. 23).

Roksalanlar hakkında ise birkaç değişik görüş var, bunlardan kuşkusuz en çarpıcı olanı Roksalanların bugünkü Rus ve Slav halklarının atası olabileceği tezi. Buna göre Alan ve Oset dillerinde “parlak ışık” anlamına gelen ruxs kelimesi, Alanlar ile akraba bir kabile olan “açık renkli” Alanlar’ı betimlemek için kullanılıyordu (Vernadsky, 1959). Bu tez anaakım Batılı araştırmacılar tarafından kabul görmüyor fakat bazı Rus tarihçiler arasında hala geçerliliğini koruyor.

alan-mezarlari-print
Fotoğraf: Aylin Yardımcı. 12. yüzyıla ait Alan mezarları. Dargavs, Kuzey Osetya

Gelelim bu yazıyı planladığımdan geç bitirmeme sebep olan kısma, yani tek bir ulustan ziyade bir kabile konfederasyonu gibi düşünebileceğimiz Sarmatlar’ın kim olduğuna. Göçebe Hint-Avrupa halklarının genelinde olduğu gibi bu konuda da tarihçiler arasında ciddi fikir ayrılıkları var. Okuduğum kadarıyla, özellikle Sarmat kabileleri hakkında 19. yüzyılın sonundan beri tarihçi ve arkeologlar tarafından farklı hipotezler üretilmiş. Bu tartışmaların hepsini tarayamadığım için en geçerli olanının hangisi olduğuna karar veremedim, fakat en eski kaynaklara göre Sarmatlar’ın ilk kez M.Ö. 7. yüzyılda, Ural dağlarının güneyinde ve Don nehrinin doğusundaki steplerde ortaya çıktığı düşünülüyor. Herodot’a göre bu kabile İskitler’in diline çok benzer bir dil konuşuyordu, İskitya’ya komşuydu ve Sauromatae olarak anılıyordu.

Günümüz araştırmacılarının bir bölümü ise, Herodot’un bahsettiği, M.Ö. 6.-4. yüzyıllarda yaşamış ve Sauromatae olarak bilinen halk ile Sarmatlar arasında doğrudan bir bağlantı kurulamayacağını, bugün bildiğimiz anlamıyla Sarmat teriminin ilk kez M.Ö. 3. yüzyılda ortaya çıktığını savunuyor. Sarmatlar’ın, Ural dağlarının güneyinden Volga nehrinin aşağısına doğru göç edip Sauromatae üzerinde hakimiyet kuran ve bu şekilde Sarmat olarak anılan kabileleri ortaya çıkaran farklı bir halk olabileceği düşünülüyor (Sinor, 1994, sf. 112). Buna göre Alan, Roksalan ve Iazyge olarak bilinen, askeri ve siyasi açıdan en nüfuzlu üç Sarmat kabilesinin tarih sahnesine çıkması da bu zamana denk geliyor.

Iazyge kabilesinin devamı olduğu sonucuna varılan Jaszlar’ın, Moğol istilasından kaçmak için bugünkü Macaristan topraklarına göç ettiği, devam eden Moğol-Tatar istilalarına karşı destek sağlamaları karşılığında dönemin Macar kralı Bela IV. Arpad tarafından bir Türk boyu olan Kumanlar ile birlikte ülkeye kabul edildikleri biliniyor. Ana geçim kaynağı hayvancılık olan bu halk, takip eden iki yüzyıl içerisinde kentli Macar nüfus içerisinde tamamen asimile olmuş, Hıristiyanlığı benimsemiş ve dilini kaybetmiş. Jaszlar buna rağmen geçmişlerinden kopamamış, hatta 1876’ya kadar özerk statülü bir bölgede yaşamışlar. Bugün Macaristan’ın iç kesimlerinde 10’dan fazla yerleşim yerinin adı hala Jasz ismini içeriyor. (Örn: Jászbérény, Jászárokszállás, Jászágó, Jászivány vb.)

Gelelim ulus sıfatını yitirmeden günümüze kadar varlığını sürdüren, Alanlar’ın son temsilcisi olan Osetler’e. 12. yüzyıla kadar kendi pagan inanışlarını sürdüren Osetler, 12. yüzyılda Gürcü ve Bizans etkisiyle Hıristiyan olmuşlar. Osetlerin bugün Osetya’da yaşayan çoğunluğu hala Ortodoks Hıristiyan inancına sahip. Bununla beraber komşu Kuzey Kafkasya halklarıyla olan etkileşimleri sonucu Müslümanlığı benimseyen bir kesim de var. İkisinden de ilginç olanı ise, Hıristiyanlık öncesi pagan inanışlarının hala kültürün ayrılmaz bir parçası olarak yaşaması ve Osetler’in yaşam tarzında önemli yer kaplaması. Oset kültüründeki paganizm ve Hıristiyanlık çekişmesini, ünlü Oset dilbilimci Abayev (2006), Nart destanlarına atıf yaparak şöyle gözlemliyor (sf. 29):

Processed with VSCO with m3 preset
Fotoğraf: Aylin Yardımcı. Osetya’da bir karayolu üzerindeki Wastirci heykeli. Wastirci, savaşçıların ve yolcuların koruyucusu, Osetler’in tanrısı. Hıristiyanlığa geçişle beraber Aziz George ile özdeşleştirilmiş. Wastirci’nin adı bugün hala yeminlerde ve dualarda kullanılıyor.

“Destan içinde, Oset halkı ve atalarının dinsel inançları konusunda çok ilginç ve büyük materyaller yer almaktadır. Nartların tanrısal güçlerle savaşında yansımasını bulan, Hıristiyanlıkla eski Alan totem kültlerinin kavgasına tanık olmaktayız. Sozrıko, Hıristiyanlaşmış ‘Güneş Tanrı’ Balseg’in tekerleği ile savaşa tutuşmakta ve bu kavgada öldürülmektedir. Yine Batraz, Hıristiyanlaşmış fırtına tanrıları Wasillalar’la savaşmakta, o da öldürülmektedir. Her iki olayda da zafer Hıristiyan tanrılarınındır (!).”

Alanlar’ın torunları olan Osetler’i Türkiye’de “Çerkes” olarak tanıyoruz. Oysa ki Çerkesler, bambaşka bir dile ve etnik yapıya sahip farklı bir Kafkas toplumu. Osetler ise İskit-Sarmat kökenleri ve Hint-Avrupa dil ailesinin İran koluna ait olan dilleri dolayısıyla modern tarihçiler tarafından İrani oldukları varsayılan bir halk. Osetler’in Osmanlı topraklarına göçü, diğer Kuzey Kafkasya halkları ile beraber 1860’lı yıllarda başlamış, 20. yüzyılın başlarına kadar devam etmiş. Bu süre zarfında Ruslar’la çeşitli nedenlerle (Çarlık politikaları, Bolşevik devrimi vs.) anlaşmazlık yaşayan Osetler neredeyse bir yüzyıla yayılan dalgalarla Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti topraklarına göç etmişler. Ağırlıklı olarak Doğu Anadolu ve İç Anadolu bölgelerindeki köylere yerleştirilen Osetler’in çoğunluğu 1950’li yıllardan itibaren iş ve eğitim fırsatları dolayısıyla Ankara ve İstanbul gibi büyükşehirlere yerleşerek köylerini terk etmiş. Bu köylerden bugün pek azı varlığını sürdürüyor.

aile-portresi-printSağdaki fotoğrafla ilgili çok kısıtlı bilgim var. Bunlardan biri göç öncesinde Osetya’da çekildiği, diğeri Türkiye’ye yerleştikten sonra Öğün soyadını alan Hoşonte sülalesine ait olduğu, bir diğeri de ortada ayakta duran kişinin annemin dedesi olduğu. Fotoğrafın tam olarak kaç yılında çekildiğini bilen kimse yok fakat şimdiye kadar duyup dinlediklerim ışığında ben 1917 sonrası olduğunu tahmin ediyorum.

* * *

Doğu-batı ikiliğinin henüz bugünkü kadar aşınmış bir popüler kültür nesnesi haline gelmediği (veya tecrübesizliğim yüzünden benim öyle zannettiğim) ilk gençlik yıllarımda, Amin Maalouf romanları okumak en büyük zevklerimden biriydi. Fikirlerden ziyade kimlikleri araştırarak dünyayı daha iyi anlayabileceğime dair naif bir inanç besliyordum ve ilgi alanlarım da buna göre şekilleniyordu. Maalouf’un Yolların Başlangıcı romanı, belki yazarın en etkilendiğim romanı değildi fakat kurgulanışı itibariyle bana en fazla ilham vereniydi. Bu roman Amin Maalouf’un annesinden aldığı, aile geçmişine ait mektuplar ve belgelerle dolu bir bavul aracılığıyla oluşturduğu yarı-kurgusal bir aile öyküsü. Süryani bir aileden gelen Maalouf, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan dedesinin ve Küba’ya göç edip orada yeni bir hayata başlayan büyük amcasının hikayesini mektuplar üzerinden (biraz da tarihsel araştırmayla destekleyerek) anlatıyor.

Maalouf’un dedesi Butros ve Küba’ya göç eden büyük amcası Cebrail arasındaki yazışmaları okudukça, kendi ailemin önceleri pek de ilgimi çekmeyen göç hikayesi benim için giderek daha merak edilesi bir hal almaya başladı. Ben edebiyata Maalouf kadar meraklı olmadığım için, aile geçmişime duyduğum merakı öyküleştirmek yerine boş zamanlarımda sürdürdüğüm kişisel bir araştırmaya dönüştürdüm. Bir tür hobi edindim bunu, zaman ve veri buldukça ilerliyordum, okumaktan ve aile büyükleriyle yaptığım kısa sohbetlerden öteye geçemiyordum – ta ki bu seneye kadar. Ağustos ayında Kuzey Osetya Milletlerarası İlişkiler ve Diaspora Bakanlığı’nın yürüttüğü ve Türkiye’den Alan Vakfı’nın da dahil olduğu bir proje gezisine katılma fırsatı buldum. Rusça adı Alanskiy Sled (“Alanların İzleri”) olan bu proje, tarih sahnesinden uzun süre önce silinen bir uygarlığın bugün dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış son üyelerini buluşturmak ve tanıştırmak için düzenlenmiş sekiz günlük bir toplantıydı.

Geziye dahil edilen gruplar arasında Türkiye’den gelen Osetler, Osetya’da ve Rusya’nın farklı yerlerinde yaşayan Osetler ve Macaristan’dan gelen Jaszlar vardı. Sekiz yüz yıl öncesine gidildiğinde hepsi akraba olan, hatta aynı dili konuşan bu halkların bugün birbiriyle pek az ortak noktası kalmıştı ve bu yabancılığı biraz da olsa giderebilmek gayesiyle bir araya gelmişlerdi.

Processed with VSCO with g3 preset
Fotoğraf: Aylin Yardımcı. Türkiyeli Osetler ve Jaszlar geleneksel Oset mutfağı kursunda. Digora vadisi.

Gençlerin bu projeden faydalanması için büyük çaba ve özveri gösteren Alan Vakfı yönetim kurulu başkanı Sadrettin Kuşoğlu ile, zaman zaman kısa sohbetler etme fırsatı buluyordum. Sadrettin Bey’in bu sohbetler sırasında paylaştığı gözlemler ve bize yönelttiği sorular ilk etapta kulağa çok basit geliyordu, fakat üzerine biraz düşündüğüm zaman ne kadar yalın ve derin sorgulamaların ürünü olduklarını farkediyordum. Bu sohbetlerden birinde, gruptaki Jaszlar’dan söz açıldı. Bu kişilerle aynı geçmişe sahip olduğumuzu düşünmek tuhaftı, çünkü birçok yönden yabancıydılar, farklı bir ülkenin insanlarıydılar, sevindikleri ve üzüldükleri şeyler muhtemelen bizimkinden çok farklıydı. Gerçekten ara ara aklıma geldikçe beni de şaşırtıyordu bu durum. Türkiye’de henüz aşağı yukarı yüz yıldır yaşayan Osetler’in hala korudukları bir dili, kültürü ve adetleri vardı fakat Jaszlar için bu sözkonusu değildi – nitekim onlar sekiz yüz yıldır birlikte yaşadıkları Macar toplumunun içinde tamamen erimiş ve kültürlerini unutmuşlardı. O zaman niçin buradaydılar? Hala neyi, neden merak ediyorlardı? Görünürde pek bir şey paylaşmadıkları bu insanlarla, sadece sekiz yüz yıl önceki ortak ataları hatrına niçin bir araya gelmek istemişlerdi?

Aynı düşünce Sadrettin Bey’in de aklını kurcalamış olacak ki, arkeoloji müzesini gezdiğimiz sırada Jaszlar’ı işaret ederek “Bir insan sekiz yüz yıl önce yaşamış atalarının izini neden sürmek ister? Neden merak eder?” diye sordu. O an farkettim ki benim de gezi boyunca kendime sorup cevaplamakta en çok zorlandığım soru buydu. Günlük yaşamımda ait olduğum sosyal çevre beni çoktan bir dünya vatandaşı olarak konumlandırmıştı, aksini düşünmek abesle iştigal olacaktı. Fakat kuşaklar önce yaşamış atalarının hikayesini merak eden Jaszlar gibi, ben de çok değil yüz sene öncesine kadar bir kabile toplumu olarak hayatını sürdüren atalarımın geçmişini ve yaşadıklarını merak ediyordum.

Amin Maalouf, Yolların Başlangıcı’nda kendini hiçbir zaman dini bir topluluğun veya bir ulusun parçası gibi hissetmediğini, çünkü fikren birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan ayrışmalara hep mesafeyle yaklaştığını söylüyordu. Benim durduğum yer de Maalouf’unkinden pek farklı olmadığı için geçmişime duyduğum merakı zaman zaman kendime açıklayamıyorum. Fakat şimdi farkediyorum ki, Maalouf’un bu çelişki için verdiği açıklama sanırım benim için de geçerli:

Processed with VSCO with m5 preset
Fotoğraf: Aylin Yardımcı

“Buna karşılık benliğimi, uçsuz bucaksız ailemin, dünyanın dört bir yanında yaşadığı serüvenle kolayca özdeşleştiriyorum. Serüvenle ve bir de söylencelerle. Tıpkı eski Yunanlılar gibi, kimliğim bir mitologyaya yaslı duruyor. Biliyorum sahte bir mitologya bu, ama gerçeğin ta kendisini barındırıyomuş gibi saygı gösteriyorum ona.” (s. 10)

Atalarımın geçmişine dair bende bu kadar merak uyandıran şey kim oldukları değil, daha ziyade serüvenleriydi. Yüz yıllardır sırtlarını dayadıkları, güç aldıkları hikayeler ve söylencelerdi. Yaşam sürem boyunca dünyada olup bitenler, kimlik olgusunun ne kadar büyük akılsızlıkların ve çıldırmışlıkların önünü açabileceğinin kanlı canlı örnekleri olagelmişti. Buna rağmen, insana dair en temel dürtülerden biri olan özdeşleşme isteğimi -her ne olursa olsun- bastıramadığımı da farkediyordum. Kırılgan ve kof bir kimlik anlayışının yerini, üzerinden asırlar geçse de hatırasını koruyacak olan serüvenlerin, söylencelerin alabileceğini ise bu son zamanlarda daha iyi kavrıyorum.

Kuzey Kafkasya’nın ortak mirası olan Nart destanlarındaki son öykü, tanrılara savaş açıp kaybeden Nartlar’ın hikayesini anlatır. Efsane o ki, tanrılar Nartlar’ı uzun yıllar açlıkla, soğukla ve vebayla cezalandırmış, onları yok etmek için ellerinden geleni ardlarına koymamış. Bu esareti gururlarına yediremeyen korkusuz Nartlar ise, yok olacaklarını bile bile tanrılara savaş ilan etmişler, uzun ve çetin bir mücadeleye girişmişler ve sonunda yok olsalar dahi, bugüne kadar hatırlanmışlar.

Bir yıl kadar dolaştılar dağların arasında.

Bir araya gelerek sonra şu sözleri ettiler:

“Ne mi yapacağız bundan sonra gururlu Nartlar?

Tanrıyla savaşa giriştiğimiz zaman

Onurlu sona karar vermiştik çoktan.

Köle olarak yaşamak ve bu utanca katlanmaktansa

Şanlı biçimde ölelim daha iyi.”

 

Sonları böyle oldu yürekli Nartların.

Dünya dönüp durdukça hatırlanacak hep

O cesur, onurlu insanların kahramanlıkları.

Kaynakça

Abayev, Vaso (2006) Nartlar: Asetin Halk Destanları. (Çeviri: Kayhan Yükseler) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Bliyev, M. ve Bzarov, Ruslan (2011) Sokrovishcha Alanii – The Treasure of Alania. Vladikavkaz: Kuzey Osetya-Alania Cumhuriyeti Arkeoloji Enstitüsü Yayınları.

Brzezinski, Richard ve Mielczarek, M. (2002) The Sarmatians (Men-at-Arms). (İlüstrasyon: Gerry Embleton) Oxford: Osprey Publishing.

Chochiev, Georgy (2015) ‘Evolution of a North Caucasian Community in Late Ottoman and Republican Turkey: The Case of Anatolian Ossetians’, (Derleyen: Sossie Kasbarian ve Anthony Gorman) Diasporas of the Modern Middle East Contextualising Community, Edinburgh: Edinburgh University Press.

Maalouf, Amin (2008) Yolların Başlangıcı. (Çeviri: Samih Rifat ve Aykut Derman) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Sinor, Denis (1994) The Cambridge History of Early Inner Asia. Cambridge: Cambridge University Press.

Mair, Victor (2011) ‘Sunum’, İskitya’dan Kamelot’a (Malcor, Linda ve Littleton, Scott) (Çeviri: Engin Polat) http://www.jinepsgazetesi.com/-12195.html

Reklamlar