Kuzey kutbuna veda zamanı

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

attachment-1
Fotoğraf: Murat Odabaşı. Spitsbergen, Kuzey Buz Denizi (Norveç) Ağustos 2016

Kasım ayındaki ölçümlere göre Kuzey kutbunun ısısı mevsim normallerinden tam yirmi derece fazla. Bilim adamları bunu benzeri görülmemiş ve şoke edici bir gelişme olarak değerlendiriyor. Kutup dairesine sınırı olan 8 ülkeden oluşan (ABD, Kanada, Norveç, Finlandiya, İsveç, Danimarka, İzlanda ve Rusya) Arktik Konseyi’nin hazırladığı direnç raporu (Arctic Resilience Report), eriyen buzulların etkisinin Hint Okyanusu’na kadar hissedileceğini söylüyor ve bunun küresel etkilerinin kontrol edilemez bir hal alabileceği konusunda uyarıda bulunuyor.

Yeni seçilen ABD Başkanı Donald Trump’ın Kuzey kutbundaki ısı değişimlerini inceleyen projelerde kullanılmak üzere NASA’ya ve diğer federal ajanslara ayrılan bütçeyi kaldırmayı planladığı, bunun yerine uzay araştırmalarına ödenek ayırmayı düşündüğü herkesçe biliniyor. Uzay araştırmalarının bilim ve teknoloji için önemi elbette tartışılamaz, fakat iklim değişikliği araştırmaları ile beraber değil iklim değişikliği araştırmalarına alternatif olarak fonlanacak olması birçok bilim insanını alarma geçirmiş durumda. Gezegeni daha uzun süre yaşanabilir kılmak yerine, farklı gezegenlerde insanlar için bir yaşam inşa etmeye yönelik çalışmalara öncelik vermenin düşündüğümüzden daha büyük yıkımlara yol açma olasılığı var. Örneğin The Guardian gazetesine konuşan Arctic Resilience Report baş yazarı Marcus Carson, gezegeni bekleyen tehlikeleri derinlemesine anlamadan önce onlardan kaçmaya yönelik araştırmalara odaklanmayı “uçuşun ortasındayken kokpiti sökmeye” benzetiyor.

Kuzey kutbunda olup bitenlerin ve yazılıp çizilen büyük felaket senaryolarının (yalnızca Türkiye’de değil) tüm dünyada gündemi bu kadar az meşgul etmesinin sebebi, aslında (eleştirmeye alışık olduğumuz gibi) medya veya çıkar grupları değil, yedi milyarımızın birden bizzat dahil olduğu yüzbinlerce yıllık evrimsel süreçler. İnsan psikolojisi uzaktaki tehlikelere kıyasla yakındakileri daha fazla önemseyecek şekilde evrildiği için, dünya nüfusunun büyük bir bölümünü tehdit eden iklim değişikliği yerine terör saldırılarından korkma ve korunmaya çalışma eğilimimiz de daha fazla. Why Our Brains Are Wired to Ignore Climate Change (Beynimiz Neden İklim Değişikliğini Yoksaymaya Programlıdır?) kitabının yazarı ve iklim değişikliği aktivisti George Marshall’ın New Statesman dergisindeki 10 Aralık 2015 tarihli yazısı bu eğilimimize ışık tutuyor:

“Risk psikolojisi şunu gösterir: yakınlık her şeydir. Evrim bizi en yakınımızdaki tehditleri önceliklendirmeye yönelik olarak eğitmiştir. Paris’teki saldırılar gözle görülür, yakın tarihli ve vahşice saldırılardı. İnsanların aşina olduğu bir şehirde ve komşu bir ülkede meydana geldi. Sonraki hafta Nijerya’daki bir alışveriş merkezinde 250 kişinin ölümüne sebep olan intihar saldırısı ise, medyada eşit derecede yankı uyandıramayacak kadar uzaktaydı.

İklim değişikliği kendine etkili bir anlatı yaratmakta zorlanıyor, çünkü [terörizmin aksine] harici bir düşmanı yok. Sadece hayatımızı yaşayarak ve sevdiklerimizi önemseyerek biz de bu tehlikeye katkıda bulunuyoruz. Hiçkimse, hatta en iki yüzlü petrol sektörü yöneticileri bile, aslında iklim değişikliğine sebep olmak istemez. Bu konuda onların da ihmalkarlık ve çıkarcılıktan kaynaklanan kusurları olduğuna elbette kuşku yok, fakat bu hikaye ‘bizleri öldürmek ve yaşam tarzımızı yok etmek için planlar yapan karanlık düşman’ hikayesinden çok daha az etkili.”

Yakındaki tehditlere odaklanmaktan uzaktaki yıkımların farkına varamamak belki de tam yaşadığımız yeri ve zamanı yansıtan bir eğilim. Örneğin bu yazının yazıldığı tarih itibariyle, çocuk istismarcılarının mağdurla evlendikleri takdirde ceza almamalarını sağlayacak bir yasa tasarısı TBMM gündemindeydi. Tasarı toplumda oluşan infial yüzünden daha sonra geri çekildiyse de, günlerce gündemi meşgul etti, anne-babaları korkuttu, sevdiklerimizin güvenliği adına hepimizi rahatsız etti. Aynı sıra Atilla Yeşilada’nın da iklim değişikliği konusunu aynı bakış açısıyla değerlendirdiği bir yazısını okudum. Köşe yazarlarını okumayı bıraktığımdan beri Atilla Yeşilada’nın alışılmışın dışındaki dolaysız ve müstehzi ekonomi yazıları bir numaralı gündem merceğim oldu, çünkü içinde yaşadığımız kâbus ortamını tahammül edilebilir kılan tek üslup galiba onunki. Kasım ayında Marakeş’te düzenlenen BM İklim Değişikliği Konferansı sürerken kaleme aldığı yazıda Yeşilada şöyle demiş:

“Türkiye fakirlik yüzünden günlük olayların ötesine bakmakta zorlanıyor. Bence bunun tek sebebi fakirlik değil, aynı zamanda ilkellik ve gerilik. Türkiye çocuklara tecavüz etmenin kabul edilebilir olup olmadığını tartışırken bu tür büyük ölçekli olaylara odaklanması çok zor. […] Siz Trump’ın Türkiye gibi koflaşmış ülkelere verdiği zararla meşgulsünüz, ben o konuyu aştım. Trump’ın dünyaya verdiği asıl zarar iklim değişikliğini ‘pahalı bir Çin şakası’ olarak niteleyip dünyayı felaketten kurtaracak Paris İklim Anlaşması’ndan çekileceğini beyan etmesi.”

Gündemde bu kadar gerçek, ilkel ve geri tehditler varken, iklim değişikliği gibi daha uzak ve silik bir tehlikenin neden beni bu kadar kaygılandırdığını düşündüğüm zaman yeni okumaya başladığım Homo Deus: A Brief History of Tomorrow (Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi) kitabından bazı bölümler aklıma geliyor. Son zamanlarda çok popüler olan Sapiens’in yazarı Yuval Noah Harari’nin yeni çıkan bu kitabı, bilim ve teknoloji sayesinde doğaüstü bir statü kazanıp tanrısal özellikler geliştiren insanoğlunun, bir tanrı-kişi olan Homo Deus’a evriliş sürecini anlatıyor.

Kitabın The Modern Covenant (Modern Sözleşme) bölümünde karşıma çıkan şu sözler beni düşündürdü:

“Modernizm öncesi insanlar feragat ettikleri güç ve yetkinin karşılığı olarak hayatlarının anlam kazandığına inandılar. Savaş meydanında cesurca mücadele edip etmedikleri, meşru kralı destekleyip desteklemedikleri, yasak kılınmış gıdaları tüketip tüketmedikleri ve yan komşularıyla ilişki yaşayıp yaşamadıkları onlar için büyük bir anlam ifade ediyordu. Bu durum elbette bazı güçlükler yaratıyordu, fakat insanlara aynı zamanda felaketlere karşı psikolojik koruma da sağlıyordu. Savaş, veba veya kuraklık gibi korkunç bir olay yaşandığı zaman, insanlar kendilerini ‘tanrıların veya doğal güçlerin kurguladığı evrensel piyesin parçalarıyız’ diyerek avutuyorlardı.”

[…]

“Modern kültür ise bu “büyük evrensel kurgu” inancını reddediyor. Yaşadıklarımızdan daha anlamlı bir kurgunun parçaları olmadığımızı, hayatımızın bir senaristi, yapımcısı -ve dahası, herhangi bir anlamı- olmadığını anlatıyor. Bilimin mevcut bulguları ışığında, evrenin amaçsız ve kör bir boşluk olduğunu, bu gezegende sahip olduğumuz son derece kısa süre içerisinde bir oraya bir buraya savrulup, sonrasında bir daha esamemizin bile okunmayacağını anlatıyor.” (sf. 199-201)

Başka bir deyişle, ilahi ve doğaüstü karar mekanizmalarının insanları artık yeterli derecede teşvik edemediği koşullarda yaşıyoruz. Bu da insanoğluna daha önce hiçbir kültürün görmediği kadar büyük bir varoluşsal sıkıntı yaşatıyor. Bir yolunu bulduğumuz sürece her şeyi başarabileceğimizi, kendi cehaletimiz haricinde hiçbir şey tarafından kısıtlanamayacağımızı bildiğimiz bu çağ bizi tanrısal özelliklerimiz olduğuna inandırıyor. Salgın hastalıkların, kuraklığın ve doğal afetlerin hiçbirinin artık doğa ötesi bir anlamı olmadığına inanıyoruz, çünkü bilim ve araştırmaya yeterince kaynak ayırdığımız takdirde hepsinin önüne geçebildiğimize tanık oluyoruz.

Eriyen buzulları düşündüğümde tam da yukarıda bahsettiğim şey aklıma geliyor. Önleyemediğimiz tüm felaketler ya cahilliğimizin ya da ihmalkarlığımızın bir ürünü, çünkü yeterli araştırma ve yatırımla kendi kaderimizi belirleme yetimiz olduğunu deneyimledik ve öğrendik. Önlenebilir felaketlerin göz göre göre yaşanması çoğu zaman vurdumduymazlığımızın sonucu. Bu felaketlerden belki daha kaygılandırıcı olanıysa, yine vurdumduymazlığımız yüzünden yaşanacak olan ‘ekolojik kıyamet’ ile ilgili korkunç eşitsizlikler. Harari kitapta bu tehlikeyi şöyle anlatmış:

“Ekolojik bir kıyametin farklı insan sınıfları için farklı sonuçları olacağının bizi endişelendirmesi gerekiyor. Tarihte adalet yoktur. Felaket gelip çattığında, en çok acı çeken neredeyse her zaman yoksullardır – felaketin ortaya çıkmasına sebep olan zenginler olsa bile. Küresel ısınma şimdiden kurak Afrika ülkelerindeki yoksul insanların hayatlarını, varlıklı Batılılarınkinden daha fazla etkiliyor. Çelişki o ki, bilimin gücü aslında tehlikeyi de arttırıyor, çünkü zenginleri daha fazla vurdumduymaz yapıyor” (sf. 214-216).

Sera gazı emisyonlarıyla ilgili araştırmaların vardığı korkunç bulgular yıllardır biliniyor, fakat bu bulgular gündelik hayatlarımızdaki davranışlarımızın ve alışkanlıklarımızın pek azını değiştirmeyi başarıyor. Felaketi engellemek için insanlığın pek azı siyasi, ekonomik ve toplumsal fedakarlıklarda bulunmaya gönüllü oluyor. İnsan türünün ve gezegenin geleceğini tehlikeye atacak kararlar almak rasyonel bir tutum olmamasına rağmen, yöneticiler bu davranışı sıklıkla sergileyebiliyor. Çünkü oynadıkları kumarı kendi hayatları üzerine değil, daha şanssız olanların üzerine oynadıklarını biliyorlar. En kötü senaryoda bile dahil oldukları zümrenin kendini kurtaracak teknolojiye ve ayrıcalığa sahip olacağına dair inançları tam. Harari, Homo Deus’ta bu durumu “Nuh’un gemisi sendromu” diye adlandırmış: ayrıcalıklı kesimler, “üst sınıf için geliştirilmiş ileri teknoloji ürünü bir Nuh’un gemisi”ne sahip olacaklarına ve kurtulacaklarına inanıyorlar.

Eriyen buzullar, gelecekte yaşanacak büyük kuraklıkların, göçlerin ve sonrasında da savaşların arkasındaki hikayeyi oluşturacak. Doğrudan veya dolaylı olarak etkilenmeyen tek bir insan hayatı kalmayacak, çünkü bu esnada yalnızca okyanusların değil küresel siyasetin de şekli değişecek. Tüm bunlardan anladığım şu: kurtuluş peşinde olan herkesin Kuzey kutbuna artık veda ediyor olduğumuzu olabildiğince erken idrak etmesi lazım. Örneğin Trump buzullara çoktan veda etmiş gibi görünüyor, çünkü en kötü senaryoda bile kurtulacak bir zümreye ait olduğunun farkında. Nuh’un gemisinde Trump’a ayrılmış bir yer mutlaka olacak, başka kimlere yer olduğunu ise bilim kurgu filmi izler gibi en ön sıradan hep beraber izleyip göreceğiz.

Reklamlar