Geç kalmış yazılar-1: Kundera, kadınlık ve detaylar üzerine

Ayşenur Kılıç, aysenurkilic.pols@gmail.com

moroccan woman
Fotoğraf: Ayşenur Kılıç

Kızılay’da genç bir kadınla çarpışmama ramak kala, refleks olarak özür dilediğimde –ve karşılığında aslında önüne bakmadan yürümekte olan kadının oralı olmadığını fark ettiğimde- Kundera’nın Alain’i hatırladım. Kendimin de Alain gibi bir ‘apologizer’ (özürcü) olduğunu o an fark ettim. Milan Kundera’nın Kayıtsızlık Şenliği adıyla dilimize çevrilen romanında Alain de bir kadınla çarpışmış, özür dilemiş ve karşılığında ‘gerzek!’ cevabını duyunca uzun bir sorgulamaya girişmişti. Sorgulamalarımız zaman zaman benzese de, Alain ile ayrı noktalara gitmiştik: O, istenmeyen çocuk olması durumunu düşünedururken, ben Türkiye’de yaşadığım kadınlığımı membrandan geçirmeye başlamıştım –ki bu ikisinde belki o kadar da ayrı noktalar değildir istenmezlik hissi?

Kadınla çarpışma hadisesi ile yakın zamanlarda, sonradan (belki de ‘bir süreliğine’) geri çekilen, nam-ı diğer ‘tecavüzcüyle evlendirilme yasası’ (Kasım 2016) ve üzerine yapılan tartışmaları kafamda evire çevire yürürken, Türkiye’de ‘apologizer’ olarak yetiştirilen ve daima ‘apologizer’ muamelesine maruz kalan kadın siluetleri belirdi kafamda. Sokakta erkekler kendisine baktığında, hem de açıktan hem de dik dik baktığında kafasını eğen, gözünü kaçıran; tecavüze uğradığında zevk almadığını, bu eylemin kendi iradesi dışında gerçekleştiğini yüce adalet sistemine kanıtlamak durumunda bırakılan; ‘oturmasına kalkmasına’ dikkat etmesi gereken ve hatta neredeyse tecavüze uğradığı için özür dilemesi gereken konumunda bırakılan kadınlar belirdi bir bir. Öldürülen kadınlar, şiddete uğrayanlar, tecavüzcüsü ile evlendirilip ömürlük tecavüze mahkum edilenler. Yine Kundera’nın Caliban’ı gibi, kendi uydurduğu dili konuşan (ki uydurma bir dil konuşmak, semiyotik bakımdan oldukça zordur) ve yalnızca bu dili bilenlerce kendi küçük dünyalarında anlaşan kadınlar geldi aklıma.

Hepsinin özeti ve tüm bu olayların alt metni, aslında hep kadının –Türkiye’de kadının- ‘kabahatli’ olduğunu söylettirir seyircisine. Söylettirmese bile ‘şöyle bir’ düşündürtür hiç değilse. (Biraz öncekilere ek olarak, giydiği kumaşla, giymediği kumaşla, tavrı ve edasıyla, yaşam tarzıyla, aldığı zevkle, alamadığı zevkle vs. kabahatlidir kadın.) Dolayısıyla kadın bir ‘özürcü’ olmalıdır. Oysa özrün bir erdem olduğu yanılgısına ne güzel cevap verir Alain: “Özür dileyen kendini suçlu ilan eder. Ve kendini suçlu ilan edersen, öbürünü, sana hakaret etmeye, herkesin önünde, ölümüne kadar, seni ifşa etmeye cesaretlendirirsin. İlk özrün kaçınılmaz sonuçları bunlar.” (s. 48) Dolayısıyla bizdeki düzende özür, kabahatsizliğini kanıtlamak zorunda olan kadından beklenir. Ve nedense o esnalarda – bir cümleye ‘ve’ ile başlamanın o cümleye ilahi bir ton kattığını Jonathan Safran Foer’den öğrenen Emrah Serbes’ten öğrenmem iyi oldu – erkek tecavüzcüler ‘iyi hal’ indirimi almakla meşguldürler. Oysa ‘iyi hal’ olsa olsa bir ‘özürcü’ye mahsus olmamalı mıdır?

Birkaç sene önce istisnasını denemiştim özürcü olma durumunun. Metroda, beni rahatsız edercesine bana bakan babam yaşındaki adamı (ki bu ‘babam yaşında’ diye devam eden cümlelerden rahatsızım aslında çünkü ‘yaşının daha genç olması sana bakabilme kabiliyeti mi doğurur o kişide?’ diye sorabilmeli bir özürcü bile kendine) “Ne var?’’ diye terslediğimi zannederken (ki bu ‘ne var’ bir özürcüden beklenmeyecek şekilde gür, soğuk ve coşkulu çıkmıştı ve sonuna soru işareti yerine bir ünlem yakışıyordu), adam hatırını sormuşum gibi yaparak gülümsedi ve kafasını hafif yana eğerek “ne olsun” dedi. (Hani şu, ‘ne olsun işte geldik gidiyoruz,’ ‘iyidir, ne olsun,’ ‘ne olsun işte, aynı’daki ‘ne olsun’lardan biriydi.) Bu olay bu kadardı.

Özgecan Aslan geldi aklıma sonra. Hani dolmuş şoförünün öldürdüğü genç kadın. Onun özürcü olması gerekmiyordu, bardan çıkmamıştı, erkek arkadaşının yanından gelmiyordu, mini etek giymemişti, uygunsuz davranışlarla şoförün ‘id’ine mesajlar göndermemişti. O yüzden herkesin, her kesimin sembolü olabilirdi. (Gördüğüm kadarıyla) herkes kınadı.

Yürüdükçe yasayı düşünmeden devam edemiyorum. Hani şu ‘küçüğün rızası’ yasası. Tartışılanlar genel başlıklarda toplanacak olursa: bu yasa tecavüzcüyü korur, ona af sağlar, çocuk evliliklere ve çocuk istismarına sebep olur, tecavüzlerin artmasına yol açar. Tecavüzcüye af mı yoksa halihazırda yapılmış olan çocuk evliliklerin devamını mı sağlar? Sağlar sağlar sağlar… Böyle ekolu çıkıyor sanki tartışılan noktalar. Sadece yasa değil, bir olayı/durumu/olasılığı bu denli çarçabuk kabullenip üzerine yapılan tartışmalar, eko etkisi yapıyor beynimde. Sonrasında da çıka çıka hep çatallı fikirler çıkıyor bu tartışmalardan. Konu hep ikiliklere bağlanıp onlar üzerinden tartışılırken, olan yine üzerine konuşulması teklif dahi edilemeyenlere oluyor.

Fikirlerin ve fikirsiz tartışmaların ekolandığı aklıma bir nokta daha geliyor -yine Kayıtsızlık Şenliği’nden. Nükte yeteneğini (yapabilme değil, anlayabilme ve anlayabilip kafasındaki ışığı yandırabilme yeteneği) kaybeden toplumların geldiği hazin noktadan bahsediliyor kitapta. Bunu da başka zaman tartışırız belki. Ama ondan evvel şunu da belirtmeliyim ki taciz, tecavüz ve cinayetlerden bahsederken mahkemelerin yoğunluğunu unuttum. Mahkemeler yoğun, sırası mı? Düşüncesizlik ettim, peşinen özür dilerim. Mahkeme demişken, acaba adalet dediğimiz şeyin kendisi de -Ferhan Şensoy’un Pardon’unda olduğu gibi- aslında nihayetinde bir özürcü mü?

(Son söz yerine: Bir özürcü, yanlış anlaşılmaktan da ölümüne korkar. Açıklama cümlelerinin bolluğu bundan.)

Reklamlar