Hep o şarkı mı?

Okan Doğan, okando@yandex.com

Türkiye’nin Ermeni sorunu, malum, tarihsel, sosyal, siyasi, diplomatik yüzleri olan karmaşık bir düğümler yumağı. Cumhuriyet tarihinin büyük bir kısmına damgasını vuran mutlak ilgisizlik ve bilhassa da 12 Eylül’den sonra yoğunlaşan hararetli bir inkâr döneminin ardından son on beş-yirmi yıldır bu meseleyle giderek daha çok meşgul olduğumuz, sürekli yeni şeyler görüp işittiğimiz yeni bir uğraktayız. Bu son dönem, belki bağlantılı, belki bağlantısız olarak Türkiye’nin kuruluşundan beri pikapta dönen şarkıların tükenmeseler de tükenmeye yüz tuttuğu ve herkesin Türkiye’ye yeni şarkılar yazmaya heves ettiği bir döneme isabet ediyor ayrıca. Dolayısıyla önümüzde tanıdık seslerin yeni yüzlere, yeni nağmelerin bilindik simalara çarpıp yankılandığı hareketli ve bereketli bir sahne var.

Yeni sözler söylenmesi elbette yerleşik söylemlerin de yavaşça güncelleştirilmesine sebep oluyor. Türkiye’de devlet katında dahi 20 sene önce söylenen şeyler aynen tekrarlanmıyor, özleri aynı kalsa da nüanslılaştırılıyor; burada o görüşü benimseyenlerden beklenti de herhalde söylediklerini güncellemeleri olsa gerek. (Hatırlayınız: bir zamanlar büyük bir ciddiyetle ve söyleyende hiçbir tuhaflık hissi yaratmadan sarf edilebilen ‘sözde’ sıfatı bugün neredeyse tamamen hafifletilmiş durumdadır.) Ünlü Mandarinlerimizden İlber Ortaylı’nın konuya ilişkin Youtube’da yer alan yirmi dakikayı aşan uzunluktaki samimi videosunu (“İlber Ortaylı : Türkiye “Ermeni Soykırımı”nı tanırsa ne olur?”) izlerken bunları düşündüm. Ortaylı’nın görüşlerinin genel özeti olarak, yukarıda hararetli inkâr şeklinde nitelediğim “Olmadı. Olduysa da müstahaktı!” çizgisinden uzakta konumlandığı, Türkiye ile Ermenistan arasında yapılabilir olanların arayışında olduğu, ancak doğal olarak safının belli olduğu söylenebilir sanırım. Aşağıda da, Ortaylı’nın bu videosundan, videonun ötesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşündüğüm bir iki tema ile temas kurmak niyetindeyim.

Entim bir ortamda geçen söyleşi, videoyu çeken kişinin “Türkiye’nin soykırımı tanıması hukuki anlamda bir şey ifade ediyor mu?” sorusuyla başlıyor. Daha ilk soruda yumağın farklı ipleri birbirine dolanma tehlikesiyle karşı karşıya. Soruda Türkiye yönetiminin siyasi bir kararla belirli bir kavramsal nitelemeyi benimsemesi şeklindeki hayali bir durum konu ediliyor. Halbuki olmalarından korkularak olup olmayacağı sorulan hukuki sonuçlar, yetkili uluslararası hukuk kurumlarının yargılaması sonucu meydana gelip bir suçtan cezalandırma şeklinde gerçekleşirler. Endişelenebilecekler için hemen hatırlatayım: 2000’lerin başında gayri resmi olarak Ermenistan’ı ve Türkiye’yi temsil eden müzakerecileri bir araya getiren bir çözüm komisyonunun (TARC) Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden aldığı resmi görüş, mealen, Ermeni Soykırımı’nın soykırım olduğu, ancak bundan ötürü Türkiye’nin mahkum edilmesinin mümkün olmadığı yönündedir. Ortaylı ise elbette hukuki sonuçlar olacağından bahsediyor ve hiçbiri hukuki bir sonuca tekabül etmeyen çeşitli durumları sayıyor: Türkiye’nin Nazi Almanyası konumuna düşeceğini, fakat Nazi Almanyası gibi kuvvetli olmadığını ve Avrupa’da yaşayan orta-alt sınıf mensubu 5 milyon Türk’ün çok ezilip hakaret göreceğini söylüyor. Türkiye’nin halihazırdaki yüksek itibarı, Avrupa çapındaki en yaygın görüşlerden biri olan Türkiye’nin asla soykırım yapmış bir ülke olamayacağı görüşünden ileri geliyor olmalı.

Ortaylı soruya verdiği cevabın devamında olası bir tanımanın tanıyacak kişiler açısından Türkiye içindeki sonuçlarından da bahsediyor. Tanımayı realist bir çözüm görmemesinin açıklaması, Türkiye’de böyle bir işe girişecek hükümet tasavvur edememesi. Türkiye’nin realitesini tarif ediyor: “Bunu kabul edecek olan hükümetler ileriki nesiller tarafından takbih edilir. Bu öyle Sultan Hamid’i suçlamaya, İttihatçıyı suçlamaya, tek parti devrini suçlamaya benzemez. Adamakıllı hıyanet cephesinde adlandırılırlar.” Yine aynı şekilde, “kontinuite ve sorumluluk açısından” kimsenin bu işten İttihatçıları suçlayıp kolayca çıkamayacağını da söylüyor. Ortaylı’nın katılma-katılmama konusundan ötede duran Türkiye realiteleri olarak öne sürdüğü bu görüşlerde, aslında sorunun Türkiye’nin bir şeyler yapması yoluyla halledilmesini, hatta doğrudan doğruya Türkiye’nin özür dilemesini önermiş kimi çevreler için de bazı ibretlik dersler var. Böylesi bir tanıma ve/veya özür, ancak buna imza atanların daha sonradan vatan hainliği ithamıyla karşılaşmayacağının aşağı yukarı belli olduğu bir noktada anlamlı olabilir. Ve olası bir tanıma da kimin kime hitap ettiğini, tam olarak neyi tanıdığını ortaya koymalı, bunun ima ettiği dolaylı sonuçların da farkında olmalı.

Böyle gereklilikleri çok da dikkate almayan, yasak savar gibi girişilen pragmatik hamlelerin gerçekten de sürdürülebilir çözümler husule getirmediği yakın tarihte görülmüştü. Girişte yeni cümlelerden bahsetmiş, yeni cümlelerin ortaya çıktığı döneme damgasını vuran Türkiye’ye yeni şarkılar yazma bağlamını hatırlatmıştım. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği ihtimaliyle kamçılanan ve tarihimizle yüzleşmelerin, akdedilecek yeni toplum sözleşmelerinin gırla gittiği o dönemin eleştirel ve muhalif kesimlere bıraktığı tuhaf bir miras da her şeyin sadece ve sadece günümüz Türkiye toplumuyla ilgili olduğu, onunla başlayıp bittiği düşüncesiydi. Sadece Türkiye için bir dengeyi temsil eden, sadece Türkiye’yi tatmin edecek çözüm önerileriyle sınırlı bu bakış açısı da -en azından bu konuda- sürdürülebilir çözümleri ortaya koymaktan uzak. Türkiye’ye yeni bir şarkı lazım, ancak karşıda da artık bu toplumun dışında yer alan bir muhatap var, bir şey söylenecekse onun beklentilerine yanıt verilmesi gerektiği açık. İmparatorluğu kurtarmak çok eskidendi.

Yapılabilecek olan ve yapılması gereken şeyler de Ortaylı’nın söyleşisinde önemli bir yer işgal ediyor. “Ermenistan’la Türkiye’nin iyi geçinmesi lazım” diyor Ortaylı; “çünkü bu havalide iş yapabilecek, beraber yaşayabilecek, mantaliteleri, zihniyetleri ve iş disiplinleri birbirine en yakın iki toplum.” Belki Hrant Dinkli yıllardan aşina olabileceğimiz bir formülasyonu tekrarlıyor: ikisi bütün aracıları devreden çıkararak bir araya gelecek, “birliğin nimetini tadacak” ve konuşacak. Neyin nasıl konuşulacağına ilişkin İlber Ortaylı’nın pozisyonu ise bence bütün söyleşinin en ilgi çekici içeriği. Söylemin içinde çok tanıdık temalar var: örneğin Ermenilere (özellikle de bu tarz söylemlerde alışıldığı üzere, Ermenistan Ermenileriyle hiçbir ortak noktası olmayan apayrı bir özne gibi ele aldığı Diaspora Ermenilerine) verilen realizm dersleri. Bu esnada, Türk kâbusunun kalan iki t’si toprak ve tazminattan da bahsettiğini işitiyoruz. Toprak taleplerini gerçek dışı bulmak sadece İlber Ortaylı için değil, herkes için çok kolay. Ortaylı’nın da belirttiği gibi Ermenistan 1988 depreminin açtığı bayındırlık çukurunu tam kapatamamışken, dışarı göç veren bir memleketken öyle bir vatan kuramaz ve bu taleplerin birileri tarafından gerçekleştirilme ihtimali yoktur; nitekim ciddiye alınır hiçbir Ermeni aktör böyle bir talebi müzakere masasına getirmeyi düşünmemiştir bile.

Tazminata geçelim: Ortaylı öngörülen tazminatı da -beyan etmeden- abartılı buluyor, kimse bunu almadı, Federal Almanya da böyle bir şey ödemedi, diyor yine bir realizm ve aklıselim çağrısı esnasında. Ancak videonun sonlarına doğru, bugüne kadar benim Türk devletinin tezlerine yakın duran kişilerde hiç görmemiş olduğum bir şey söylüyor. Türklerle Ermenilerin Diaspora’daki öcü avukat ve gazetecileri, İlber Ortaylı’nın büyüdüğü nesilde kasap diye bilinen ve o büyük medeniyetlerine düşen lekenin acısını Türklere kara çalarak hafifletmeye çalışan Almanları, AB’yi, konuyla ilgilenen ikinci sınıf Batılı gazeteci ve tarihçileri atlatarak girişecekleri o meşhur diyaloglar esnasında, diyor Ortaylı, belki bazı mallar geri verilecek. Hatta söyleşiyi yapan kişinin “Şahsi mallar?” daraltmasına karşılık, “Şahsi mallar da olur, kamu malları da olur, iade edilebilir veya tazminatı verilebilir” meyanında konuşuyor. Sonra da bu dağ gibi sorunun sloganlarla değil, böyle konuşularak çözüleceğini ekliyor. Konunun Hiroo Onoda’larından Yusuf Halaçoğlu’nun, devletin çıkardığı talimnamelerle bu malları usulünce tasfiye edip paralarını sahiplerine gönderdiğini ve “asrın en planlı yer değiştirme hareketi” ile yerleri değiştirilen Ermenilerin yeni iskân mahallerinde kendilerine aktarılan bu paralarla düzenlerini kurduklarını iddia ettiği düşünülürse, İlber Ortaylı’nın burada dile getirdiği söylem değişikliğinin olası sonuçlarının boyutları daha iyi anlaşılabilecektir.

Tekrarla: konunun özünde kökten değişen bir şey yok. Ortaylı’nın bu beni şaşırtan söyleşisinin bile aslında yine muhayyel Ermeni taleplerine getirilmiş cevaplardan, Ermenileri bölüp en dişe gelir hisse Ermenistan’ı yönetme, yola getirme arayışlarından esintiler taşıdığı iddia edilebilir. Ancak böyle bakmak bize hep aynı şarkı sanılan şeyin içindeki değişimleri, dönüşümleri takip etmekten alıkoyar. Bu ayrıntılara dikkat etmenin, bu söylemleri iyi incelemenin çok önemli olduğu ise tekrar edilebilir sanıyorum; çünkü Türkiye’ye yeni şarkılar yazmak isteyenlerin halihazırda pikapta çalan plakları durdurup kaldırmaktan çoğu zaman erinmeleri, yeni şarkıların kendi kendilerine, zahmetsizce, adeta doğal bir hak gibi ülkenin arka planına oturmasını beklemeleri gerçekten çok tuhaftır.

Reklamlar