Robotlar ve sınıfsal etkileri

Ozan Şakar, ozan_til@yahoo.com

isciler_1_web
Çizim: Elif Mercan

Son bir yıldır okuduğum en ilginç ve benim gözümde en önemli haberlerden biri Kaliforniya’dan gelen bir haber. Haber kısaca şu: sensörlerle donatılmış bir robotik kol geliştirilmiş ve bu robot bir hamburger zincirinde ızgara üzerinde pişen hamburger köftelerini çevirmekle mükellef. Son derece basit bir iş yapıyor yani; normalde 16 yaşında, bir günde bu işi öğrenip asgari ücret bile diyemeyeceğimiz bir ücret alarak bu işte çalışanların yaptığı bir iş. Bu haber neden bu kadar önemli peki?

Dünya sanayi devriminin dördüncü aşamasına girerken, büyük bir toplumsal değişim, belirsizlik, karmaşa ve korkunun içinde bulduk kendimizi bir anda. Yüzbinlerce yıllık insanlık tarihinin sadece son yirmi yılındaki değişimi, yüzbinlerce yıldaki değişimden belki de daha fazla.

Sanayi devriminin dördüncü aşaması nedir ve beraberinde neler getirmekte? Şu anki projeksiyonda nasıl bir toplumsal değişim ile karşı karşıyayız? İktisatçılara, toplumbilimcilere, siyasi bilimcilere, felsefecilere ve toplum bilimle ilgilenen mühendislere bu soruların cevaplanması konusunda büyük bir rol düşmekte.

Sanayi devriminin birinci aşaması 1780lerdeki buhar teknolojisi ile başladı. İkinci aşama 1870lerde elektrik teknolojisine geçilmesi, üçüncü aşama ise 1960larda elektronik ve bilgisayar teknolojisi. İçinde bulunduğumuz dördüncü aşama ise dijitalleşme, yapay zeka, ileri robot mekaniği, sensör ve tanımlama teknolojisi. Her aşama bolluk, refah getirdi. Dünya, tarihinde hiç olmadığı kadar zenginleşirken, gelen refahla bir nüfus patlaması yaşadık. Aslında sanayi devriminin her aşaması beraberinde korkular da getirdi, bu korkuların başında da çoğu insanın istihdam dışına itilmesi geliyordu. Bu korkular 1970lere kadar gerçekleşmemişti, ama 1970lerden beri, özellikle de son on yılda, hızla gerçekleşiyor izlenimi veriyor. Köfte çeviren robot da bunun ön habercisi. (Daha somut habercilere bakmak isterseniz, internet bankacılığının banka personeline giderek daha az ihtiyaç bırakması, süpermarketlerde kasiyerlerin yerini otomatik kasaların alması, insanların mağazalar yerine internetten alışveriş yapması, en ufak atölyelerde bile otomasyona geçilmesi, müzisyenlerin büyük orkestralar yerine tek bir müzik programı ile kompozisyon yapabilmesi, Fransa’da şoförsüz belediye otobüslerinin şu anda denenme sürecine geçmesi gibi örneklere bakabilirsiniz.)

Amerika’da 1970lerden beri gözlemleyebileceğimiz çok net birkaç nokta var, ki bunlar dünyanın çoğu ülkesinde olan veya yakında olacak şeyler. Birincisi büyük bir üretim verimliliği ve toplam üretim artışı oldu. Ancak aynı süreçte toplam istihdam oranı düştü ve reel ücret denen enflasyondan arındırılmış maaş oranları halkın çoğunluğu için ya yerinde saydı ya da geriledi. Üretim artarken emeğe düşen payın giderek düşmesi sermaye sahibi üreticinin zenginliğini arttırırken zenginle fakirin, ya da sermayedar ile emekçinin arasındaki uçurum derinleşti. Bu uçurumun derinleşmesinin sebeplerinden biri olarak işçi haklarının erozyona uğraması gösterildi. Sendikal hareketler zayıfladı, kazanılmış haklar geri alındı. Bu kısım doğru, ancak özellikle fabrikalardaki sendikal hareketlerin zayıflamasının ana sebeplerinden biri de otomasyondu. Çoğunluğu otomasyona geçmiş bir fabrikada sendikal örgütlenme sağlamak imkansıza yakın, nitekim üretimin çoğu robotlar tarafından sağlanıyor. Amerika’da Trump’ın seçilme sebeplerinden biri ülkeye gelen yabancı göçmenlerin yerleşik Amerikan vatandaşlarının yıllar içinde işlerini elinden aldığı yönünde bir söylem geliştirilmesi. İşlerin kaybolduğu doğru, ama göçmenlerden ziyade otomasyon yüzünden yok oluyor. Benzer bir sürece Türkiye de girmekte.

Peki bu sürece sınıfsal açıdan nasıl bakmalıyız? Öncelikle düşük ve orta vasıflı mavi yaka fabrika çalışanı işçi sınıfı tamamen ortadan kalkıyor. Öyle garip bir noktaya geliniyor ki sermaye ile emek getirisi arasındaki uçurum açılırken geleneksel söylem içinde işçi sınıfı sömürülüyor demek bile imkansızlaşıyor, çünkü insan emeğinin katma değerinden ziyade robot emeğinin katma değerinin sermayeye transferi sürecine giriyoruz. İstihdam bile edilmeyen bu kitleye ne olacak? Birkaç olasılık var: ya hepten yok olacaklar, ya zenginlerin hizmetine girecekler (Abramoviç’in yatı Eclips’te 70 personel hizmet vermekte mesela), ya da evrensel gelir diye nitelenen, çalışsın çalışmasın, herkese verilmesi önerilen bir asgari maaş bağlanacak. Bu evrensel gelirin finansmanının ise robot vergisi adı altında sermayedarlardan alınabileceği tartışılıyor; ancak serbest piyasa koşulları altında bu nasıl kabul ettirilebilir, bunun cevabı henüz yok.

Mavi yaka iş gücünün alım gücünün ortadan kalkması durumunda, bunun yerine bir şeyin konması gerekli şu anki ekonomik düzende. Bu ise geleneksel orta sınıf denen beyaz yaka işçi sınıfı üzerinden planlanıyor gibi görünüyor. Mavi yaka işçi sınıfı ile orta sınıfı ayıran fark, orta sınıfın nispeten yüksek vasıfla daha yüksek gelir elde etmesi ve bu geliri varlığa – özellikle de gayrımenkul, mevduat tasarrufları ve borsa hisse sahipliği gibi varlıklara – çevirebilmesiydi. Kısaca, orta sınıfın tasarrufları vardı. Bırakın önümüzdeki on yılı, bugün bile orta sınıf bu varlıkları edinebilme fırsatından yoksun kalmış durumda. Tasarruftan uzaklaştırılan orta sınıf sadece günübirlik tüketime yönelmiş ve bu haliyle günlük yaşayan yevmiye sınıfına dönüşmüştür. Böylece mavi yaka ortadan kalkarken, toplam tüketim harcamalarının düşüşünün önüne bir nebze geçilmiştir ama orta sınıf da ortadan kalkmaktadır.

Sermaye sınıfı ise son dönemde tarihte hiç benzeri olmayan bir şekilde zenginleşmekte. Serbest piyasaya bırakılırsa bu zenginleşme süreci daha da hızlanacak. Kısa bir süre sonra modern derebeyliği diyebileceğimiz bir düzene geçmiş bulabiliriz kendimizi. Bir tarafta her şeyin sahibi bir derebeyi, bir tarafta yokluğa hapsolmuş dev bir kitle, bir tarafta da ufak da olsa tüketimini sürdürebilen günlük yaşayan orta sınıf. Şu anki gidişat bunu göstermekte. Hem mavi yaka hem beyaz yaka – yani toplumun ufak bir zümresi hariç tamamı – böyle bir çöküş içindeyken, çözüm diye sunulan ve bütün dünyada gittikçe yayılan bugünkü sağcı popülist politikalar da hepten çökmeye mahkumdur. Çünkü sorun sağcı popülist siyasetin dediği gibi bir milli üretim ve milli tüketim sorunu değildir; sorun otomasyonun ve dördüncü nesil sanayi teknolojilerinin sahipliği üzerinedir.

Tabii bir alternatif daha var, o da robot üretiminin kamu sahipliğine geçmesi ve üretilen değerin daha eşitçe dağıtılması. Ancak bu alternatifin hayata geçirilebilmesi çok daha farklı bir zihniyet, halk örgütlenmesi ve toplumsal dayanışma modeli gerektirmekte. Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya romanındaki distopik toplum düzenine geçmeye ramak kalmışken, yeni dayanışma modellerinin üzerine düşünülmesi gerekli. Nitekim teknoloji hiç ummadığımız ölçüde refah üretme noktasına gelmişken, bunu insanlığın toplam mutluluğunu arttırmak yönünde kullanmamak yanlış olacaktır diye düşünüyorum.

Reklamlar