Film mekanlarında mimarinin etkisi

Berk Akçaoğlu, akcaogluberk@gmail.com

Bir film çekilmesi için yazılan hikâyelerde, mekân her zaman çok önemlidir. Mekân, karakterlerin kişiliğini ve filmin çekildiği sosyo-kültürel konteksti anlamamızı sağlar. Bazı filmlerde bu diğerlerine göre daha baskındır ve hatta filmin konusuyla doğrudan ilişki içinde olabilir.

Mimarinin genel olarak insan hayatını şekillendirdiğini düşünürsek, set tasarımıyla hikâyeyi beslemek ve karakterlerin yaşam tarzını anlatmak çokça karşılaşılan bir yöntemdir. Metropolis 1927 yılında çekilmiş ilk bilim kurgu filmidir ve mekanları filmin konusu ile doğrusal bir ilişki içerisindedir. Konusu her ne kadar fantastik bir hikaye gibi görünse de aslında geleceğin getireceği kentleşme ve sanayileşme öngörüsü üzerinden bir kritik yapmaktadır. Filmde iki ana mekan var; çok çok yüksek binalar, binalar arası köprüler, endüstriyel yapı malzemeleri gibi 20. yüzyılın başlarında İtalya başta olmak üzere Avrupa’da hızla yayılan unsurları, makineleşmeye hayranlığı ve yaklaşan sanat akımı Fütürizm’in etkilerini açıkça görebildiğimiz, beyaz yakalıların yaşadığı bir yer üstü şehri –bir metropol- ve mavi yakalıların yaşadığı, neredeyse mağaraların apartmanlaşmasıyla oluşmuş denilebilecek bir yer altı şehri.

Bu ikiye bölünmüş şehir ve sınıflaşma filmin anlatmak istediği şeyin temelini oluşturmaktadır. Yer üstünde lüks içinde yaşayan insanların ihtiyaçları, makina-insanlar –yani mavi yakalılar- tarafından karşılanmaktadır. Bu sistemin tasarımı Karl Marx’ın küçük parçalara ayrılmış işlerde çalışan işçilerin birer makine parçası haline gelmesi düşüncesini baz almış gibi durmaktadır. Hatta güçten düşen -yani bozulan- işçilerin çöpe atılması aslında Marx’ın bir betimlemesiyken filmde Freder’in hayal gücü aracılığıyla izleyiciye gösterilmiştir.

Filmde çoğu insanın yer altında veya yer üstünde başka bir şehir olduğundan haberi olmadan yaşadığı ikiye bölünmüş bu toplumun iki farklı üyesiyle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri, şehrin otoriter yöneticisi ve en önemli iş adamının oğlu Freder, diğeri ise yer altı şehrinde çalışmakta olan öğretmen Maria. Freder’in dünyası, yani yer üstündeki metropol, Fütüristik etkilere sahip aşırı yüksek gökdelenler ve onları birbirine bağlayan köprüler, insan boyutunu fazlasıyla aşan yapılar ile şekillenmiş bir şehirdir. Buradaki en simgesel yapı her şeye hükmeden büyük şirketin binasıdır. Binanın dış görünüşünün Babil Kulesi’ne benzediğini, adına da ‘yeni Babil Kulesi’ dendiğini atlamamak gerekir. Babil Kulesi bildiğimiz gibi ‘Tanrı’ya ulaşmak’ amacıyla inşa edilmiş bir yapıdır. Bu rolde bu kadar simgesel bir yapının kullanılmasının sebebi şirketin olabilecek en üst seviyedeki insanları barındırması ve şirkette çalışan insanların bütün gücü ellerinde toplamalarıdır. Ayrıca şirketin iç mekanlarında kullanılan gotik mimari unsurları, haşmet uyandırarak kullanıcıyı ürkütmek amacını taşımaktadır.

Maria’nın yaşadığı yer altı şehrinin ise, daha tanıdık bir mimari tarza sahip olduğunu görüyoruz. Büyük dar kolonlar ve onlara monte edilmiş gargoyle benzeri heykeller izleyiciyi ürkütüyor. Yer altı şehri ile yer üstü şehrinin arasındaki fark, sınıf farkını simgeliyor. Yer altındaki büyük buharlı makinalar endüstri devrimini ve makineleşmeyi, yer üstündeki büyük metropol ise onun sonucu olan şehirleşmeyi anlatıyor. Ayrıca yer altı ve yer üstü karşılaştırmasında, şehirleşme ile birlikte dikey olarak gelişen sınıf farklılaşmasını da görebiliyoruz. Eskiden şehrin dışındaki arazilerde gecekondu mahalleleri şeklinde gelişen alt sınıf yerleşkesinin, kentleşmeye gittikçe yükselen binaların gölgesinden ya da alt katlarından katılması ve sınıf farkının dikey bir düzleme taşınması hayatımızın bir gerçeği iken, Metropolis bunu neredeyse 100 yıl öncesinden başarılı bir şekilde öngörüyor.

Dikey sınıf farklılaşmasını açıklamak için Gökdelen (High Rise) filmi de incelenebilir. Aslında 2015 yapımı olan film, 1975’te yazılmış ve geleceğe yönelik tahminler yapan bir kitaptan uyarlama ve o havayı hiç bozmadan hikâyesini anlatıyor. Filmde aslında zamanı belirleyen hiçbir şey yok. Ne bir söylem, ne bir olay; sadece dekorasyon, mekânlar, o mekânlarda geçen hayat –verilen partiler- ve insanların kıyafetleri 70’ler havasını veriyor. Film, korkunç denilebilecek bir atmosferde ölü insanlar ve ateşte pişen köpek bacaklarıyla başlıyor. İnsanın hem ilgisini çekip hem de onu alt üst eden bu başlangıçtan sonra film üç ay geriye sarıyor. Yakın zamanda ailesinin tek üyesi olan kızkardeşini yitirmiş ve hayattan çok da zevk almadığı anlaşılan Dr. Laing’in kocaman, görkemli ve modernist etkilere sahip bir gökdelene taşınmasını görüyoruz. Doktor, gökdelende “alt katlar”da bir daireye taşınıyor. Herkesin sabah işine gitmek için birlikte gökdeleni terk ettiği sahnede gün sanki ev sahipleri arasında güzel bir bütünlük varmış gibi başlıyor. Ancak daha mütevazı kıyafetleri olan bir adamın, daha kalantor görünüşlü bir adama laf atmasını küçümseyici bakışlar ve sessizliğin izlemesinden hiyerarşik bir yapının olduğunu anlıyoruz.

Filmi izledikçe bu sınıf farkının aslında ne kadar keskin ve yırtıcı olduğunu daha iyi anlıyoruz. Binada “alt katlar” ve “üst katlar” olarak çok net bir ayrım var. Kült film Titanik’ten hatırlanabilecek şekilde bir alt/üst ayrımı yapılıyor filmde. “Alt kat insanları” doktor kahramanımız ve onun çevresini oluşturmaya başlayan insanlar. Bir üst katında yaşayan Charlotte ve küçük oğlu, çocuklarını sürekli ihmal eden ama partilerin can damarı olan Wilder ve karısı Helen gibi nispeten daha cana yakın, samimi hayatları olan karakterler bunlar. “Üst kat insanları” ise hayatlarını pahalı zevklerle donatmış, günümüz toplumundaki ‘%1’lik kesimi temsil eden insanlar. Doktor Laing’in okulda ders verdiği öğrencisi mesela, üst katlarda yaşadığı için hocasına saygısızlık yapmaktan çekinmiyor hatta onunla muhatap olmayı bile gereksiz buluyor. Doktor’un parça parça içine çekildiği bu üst kattaki hayatın en önemli figürü bütün binanın en üstünde oturan, binanın mimarı olan Royal. Metropolis’te Yeni Babil Kulesi ile sembolize edilmek istenen mesaj, bu filmde de bu şekilde veriliyor. Doktor Laing ile garip bir arkadaşlığı olan mimar, hayatın normal akışında sürdüğü günlerden birinde onu kendi katına davet ediyor. Burada gördüğümüz mimarın yaşam alanı, filmin genel atmosferiyle büyük bir tezat içinde ve bu, filmin en dikkat çekici noktalarından biri. Gökdelen daha önce belirtildiği gibi oldukça büyük, yüksek ve modern mimari ögeleri taşıyan bir yapı. Çevresinde ona benzeyen inşaatlar ve beton alanlar var. Genel olarak gri bir tablo çiziyor yani. Mimarın yaşadığı en üst kat ise yemyeşil ve mimar, yeşil çayırların ortasında bir kasaba evini ofis olarak kullanıyor. Ancak bu kasaba evinin içine girdiğimizde uzay üssü gibi dekore edilmiş, bembeyaz ve tertemiz bir çalışma ortamı görüyoruz. Buradan doğallığın bir lüks haline geldiğini ve buna sadece en üstteki insanın sahip olabildiğini görebiliyoruz.

Filmin devamında, insanların gökdelene nasıl hapsolduğunu izliyoruz. Dışarıdaki kaostan korkan ya da kocaman otoparkta arabasını bulamayan insanlar gündelik hayatlarını yaşamaktan vazgeçiyorlar ve gökdelen içinde kendilerine yeni bir hayat oluşturuyorlar. Üst kattakilerin sürekli devam eden partileri ve sınırsız para harcamaları, alt kattakilere en temel ihtiyaçların bile karşılanmaması ve sürekli elektrik kesintisi olarak geri dönüyor. Üst kattakilerin alt kattakilerin yaptığı emek işlerini takdir etmemesi ve onlara insan gibi davranmamasının sonucu olarak da sınıflar arası bir kriz bütün binayı sarıyor. Bir noktadan sonra gökdelende yaşam, sınırsız bir kaosa dönüşüyor.

Alt sınıf/üst sınıf ayrımının günümüz kentleşmesinde aldığı halin çok başarılı bir kritiğini tek bina içinde görebiliyoruz. Mekânlardaki keskin farklılıklar filmin ana fikrini destekleyecek şekilde yaratılmış gibi. Üst kattaki zenginlerin –özellikle Royal’in– evi siyah/beyaz ana renklerle, modern mobilyalarla döşenmişken alt kattaki mütevazi daireler daha renkli, daha yaşanmışlık hissettiren bir dekorasyona sahip. Gökdelenin bir yere kadar dikdörtgenler prizması gibi yükselirken üst katlara ulaştığında basamaklanarak açılması, Helen’in de filmde belirttiği gibi zenginlerin ışığının bile daha güzel olmasını sağlıyor.

Bu filmde, asıl eleştirinin teknolojiye değil sistemin bu teknolojiyi kullanarak insanları kendi yalnızlığına hapsedip bir makine gibi sömürmesine yapıldığı görülebiliyor. Metropolis’te çılgın bilim adamının yaptığının daha gerçekçi bir distopyaya uyarlanmışı denebilir yani. Ancak Gökdelen’de, Metropolis’ten farklı olarak hikâyenin sonu –mış gibi yaparak, kapitalizmi savunarak değil, sağlam bir eleştiri yaparak getiriliyor.

Metropolis ve Gökdelen gibi farklı yaşam tarzlarını mekanlar üzerinden anlatan bir başka film de Mon Oncle (Amcam). 1957 yapımı olan film, modernizmden postmodernizme geçiş aşamasına denk gelmiş. Gördüğümüz ilk mekan modernist mimari eseri bir ev, içinde yaşayanlar ise 50’li yılların modern ailesi. Evin keskin düz hatları ve düz çatısı modernizmi simgelerken yuvarlak pencereleri ve bahçesindeki balık heykeli postmodernizme göz kırpıyor. Bundan sonra ise küp küp beyaz binalardan uzaklaşıp, kırık bir tuğla duvarın üzerinden atlıyor ve at arabalarıyla dolu bir pazar yerine geliyoruz. Kameranın zum yaptığı adamın çantasındaki balık, ilk sahnede gördüğümüz evin önündeki balık heykelinin kitsch’liğini izleyiciye hatırlatıyor. Sonra bu adam eski tarz tipik bir Fransız binasına girerek gözden kayboluyor. Karmaşık bir sirkülasyona sahip olduğu belli olan bu binanın en üst katına kadar çıkıyor ve küçük çatı katı evine gidiyor. Evine girmeden önce de alt komşusu küçük kıza ve annesine selam vermeyi, güler yüzle muhabbet etmeyi atlamıyor. Bu karşılaşmanın, modern evde yaşayan ailenin birbirinin yüzüne bakmayan üyeleriyle tezat oluşturduğunu fark ediyoruz.

Daha sonra kahramanımız Mösyö Hulot, kırık taş duvarı aşıp okula gidiyor ve babanın sabah bıraktığı çocuğu alıyor. Bu sırada kamera modern eve geri gidiyor ve balık heykelinin işlevini daha iyi anlıyoruz: Gösteriş. Eve misafir geldiğinde, her kapı zili çaldığında anne bir düğmeyi çeviriyor ve balık bir fıskiyeye dönüşüyor. Ziyarete gelen yeni taşınmış komşusunu da fıskiyeyle karşılayan anne, hemen ziyaretçisine evi gezdiriyor. Eviyle aşırı gurur duyduğu belli olan kadın, evin planını “bütün odalar birbiriyle bağlantılı ve bahçeye açılıyor,” diyerek anlatıyor. Bir yanda neredeyse bir uzay üssü kadar teknolojik, her şeyi kendi yapan bir akıllı mutfak, bir yanda da babanın plastik fabrikasında ürettiği modern görünüşlü ancak kullanışsız bir koltuk gösteriyor film bize. Burada, 1960’larda patlama yapacak postmodernizmin ve onun beraberinde getirdiği gösteriş ve şaşaanın eleştirisinin yapıldığını düşünüyorum. “Form, fonksiyonu izler” altın kuralı sanki yavaş yavaş yok olmakta ve sadelik ile neredeyse düşük nitelikli, anlamsız bir gösteriş havası çarpışmakta.

Modern evde oturan çocuğun dayısı olan Mösyö Hulot ile aralarındaki güzel bağ ve ailesiyle arasındaki yapay ilişki, bize iki farklı dünyanın karşılaştırmasını yapma olanağı sağlıyor. Dayısının mahallesindeyken diğer çocuklarla oynayan, istediği gibi kirlenen, ellerini yıkamayan bir adamdan reçelli ekmek alıp yiyen çocuk, kendisiyle konuşan ve oyun oynayan dayısıyla daha çok zaman geçirmek istiyor. Daha sonra fazlasıyla sterilize, bembeyaz, boş evine geri döndüğünde ise tek derdi daha çok para kazanıp daha iyi şeyler almak olan babası ile über-teknolojik mutfağında bir şeyler yapmak olan annesinin yanında sıkılıyor. Bu çatışmayı mekanlar üzerinden çok güzel veren bir film, Mon Oncle. Yeni teknolojilerin getireceği robotlaşmadan eskiyi unutmadan, eskiyi yaşatarak kaçınılabileceğini iki farklı mahalle üzerinden anlatıyor. İki mekan üzerinden tartışması Metropolis’le benzer dursa da, aslında çok farklı şeyler anlatan iki film olduklarını söyleyebiliriz. Metropolis filmi uzlaşma olduktan sonra makineleşmeden korkulmaması gerektiğini anlatıyor. Mon Oncle’da ise sıradan insanların gündelik hayatlarını şekillendiren mekan üzerinden, öncelikle insan ilişkilerinin ve insani fonksiyonların unutulmaması gerektiği anlatılıyor.

Mekanlar her zaman bir çatışmayı anlatmak için değil, bazen de filmin anlattığı hikayeyi izleyici ile daha güçlü bir şekilde buluşturmak için kullanılabilir. Örneğin, 1975 yapımı Yolcu (The Passanger) böyle bir film. Konusu birçok ayrı ülkede geçen film, ülkeleri adeta mimarilerinden tanımamıza olanak sağlıyor. İlk olarak Kuzey Afrika’da başlayan hikaye bizi kerpiç yapıların bulunduğu bir çöle götürüyor. Gelirin çok yüksek olmadığı veya çok gelişmemiş yerlerde bina inşa etmek için doğal malzemelerin kullanıldığı bilinen bir gerçek ve gördüğümüz kerpiç yapılar da bu bilgiyi destekliyor. Ana karakterin otelindeki boşluk ve sadelik göze çarpıyor ancak bu Mon Oncle’deki modernist anlayıştan dolayı değil imkansızlık yüzünden. Daha sonra Amerika’da bir gazete ofisine gidiyoruz. Buradaki iç mekan tabii ki Kuzey Afrika’dakinden çok farklı. Küçük bir ofis olarak gördüğümüz mekan, filmin çekildiği 70’li yıllara uygun bir şekilde -yani o zaman için güncel olacak şekilde- dekore edilmiş. Bir sonraki sahnede ise gördüğümüz postmodernist yapılardan büyük bir şehir merkezinde olduğumuzu anlıyoruz. Londra’da geçen bu sahneler, şehri en çok iç mekanlara gittiğimizde ele veriyor. Modern mimari öncesi olduğu dikey pencerelerinden belli olan Viktoryen/neo-klasik eklektik yapılar ve Art Deco tarzı koyu renklerle yapılmış ağır bir dekorasyon bize İngiliz tarzından ipuçları veriyor. Londra’dan sonra gittiğimiz şehirde bulunan Art Nouveau tarzı binalar bize Barselona’da olduğumuzu fark ettiriyor. Burada bir kilisede ana karakterle buluşuyoruz. Altın işlemeler, süslemeler ve insan boyutuna yaklaşmış bir sütrüktür, bunun barok anlayışla yapılmış bir yapı olduğunu gösteriyor.

Şehrin içinde gezerken gördüğümüz kemerli yapılar da Akdeniz mimarisi fikri uyandırıyor. Her ne kadar resmi olarak böyle bir tanımlama olmasa da, Akdeniz iklimine sahip yerlerdeki birbirine benzer yapıların Akdeniz mimarisinin özelliklerini taşıdığını söyleyebiliriz. Genel olarak taş duvarları, küçük pencereleri olan bu yapılar beyaza boyalı olurlar. Bütün bu özelliklerin aynı yapıda bulunmasının sebebi de özellikle yaz aylarında bastıran sıcaklardan korunmaktır. Bir başka dikkat çekici mekan ise İslami mimariden etkiler taşıyan bir otel. Kullanılan geometrik şekiller ve süslemeler, kolonların yuvarlak kemerlerle birleşmesi ve soğan biçiminde bir açıklıkla verilen giriş, İslami mimarinin işaretleri. Baş karakterin oturduğu avlu, kolonları ve ortadaki su elemanı ile neredeyse bir cami avlusuna benziyor.

Ele aldığımız dört filmde de farklı yaşam tarzları mekanlar üzerinden anlatılmakta. Metropolis ve Mon Oncle’da aynı şehirdeki farklı yaşamlar anlatılırken Yolcu’da farklı şehirlerin farklı yaşam tarzları göze çarpıyor. Ancak her üç hikaye de mimarinin günlük hayatları ve bu hayatlardan doğan hikayeleri ne kadar etkilediğini başarılı bir görsellik ile anlatıyor. Mon Oncle’ın Dayı’sında gördüğümüz samimiyet filmi sevdiren önemli bir etmen. 2017 yılından baktığımızda bile aslında insaniyetin teknolojiden önemli olduğunu görebiliyoruz. Metropolis insanların iletişimi kaybettiği anda nasıl bir distopyaya sürükleneceğini ve soğuk bir Dünya’da yaşayacağını çok güzel anlatıyor. Bu iki filmin günümüzde izlendiğinde bile verdiği mesaj, bir tasarımcı olarak her zaman üründen önce kullanıcıyı düşünmemiz gerektiği. Gökdelen, Metropolis’le hem büyük benzerlik hem de büyük farklılık taşıyan bir eser. Oradan alabileceğimiz ders, tasarımın insanları makineleştirmek için, sınıf farkını beslemek için kullanılıp kullanılmayacağını göz önünde bulundurmamız gerektiğidir. Tasarım sınıfsal güç dengesini etkileyen bir unsur ve bunun hafife alınmaması gerekiyor. Yolcu ise yapılan tasarımların nasıl ölümsüz olacağını ve bir tasarımın ruhunun, orada yaşayan insanların hayat tarzına nasıl yansıyacağını gösteriyor. Sonuç olarak, bu filmler tasarımcının sorumluluğunun aslında ne kadar büyük olduğunu gözler önüne seriyor.

 

Reklamlar