Kumdan kaleler: Dubai ve uluslararası ticaretin akışkan zeminleri

Burç Köstem, burckostem@gmail.com

Delik kazmak içindir…
Delik içinden bakmak içindir,
Dünya üstünde durmak içindir. (1)

Dünya, Dubai tarafından İran Körfezi sularında kum ve taştan inşa edilmiş 300 adadan oluşuyor. Dubai yönetiminin Hollandalı “deniz tarama” (dredging) şirketleriyle anlaşarak inşa ettiği bu adaların esas amacı, şehrin sınırlı sahil şeridini uzatarak, plaja yakın otel ve evler inşa etmek. Kuşbakışı dünya haritasını anımsatan Dünya adaları, aslında kapitalizm ve modern dünyayla ilgili bazı alışılageldik tespitlerin en yalın halleriyle görülebileceği yerler. En başta dünyayı ulus devletlere ayrılmış, eşitsizliklerden arındırılmış düz bir yüzey olarak tahayyül etmek ve bu yüzeyi topyekun tüketime adanmış bir sahil kıyısına dönüştürmek oldukça düşündürücü. Dahası şehirden fiziksel olarak ayrılmış olan adalar aslında birer kapalı site (gated community) görevini de görüyor. Toplam yüz ölçümü 800 futbol sahasını aşan Dünya adaları, Dubai’nin pek çok suni ada inşasından sadece biri. Bu suni adalardan Palm Cumeyra’da hali hazırda insanlar yaşıyor. Ancak Dünya adalarında ev ve otel inşaatları, gerek 2008 finansal krizi, gerek adaların batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasından dolayı bir hayli gecikmiş. Yatırım ağırlıklı olan bu “çılgın projeler,” inşa aşamasında yolsuzluk ve adaletsizliğe bürünmüş birer rant kapısı olarak da işlev görüyor. Ancak bu ekonomik ilişkilerin ötesinde suni adalar aynı zamanda insanın ve teknolojinin doğaya karşı edindiği en son zafer, refah ve medeniyetin simgesi ve hatta birer ulusal gurur kaynağı olarak yansıtılıyor.

Modern tekno-kültürel pratikler de adaların varlığını derinden şekillendiriyor. Adaların kuşbakışı görünüşünün dünya haritasını andırması Google Maps’in olduğu bir dünyada ayrı bir anlam kazanıyor. Dünya’nın inşasında, pazarlanmasında ve günlük yaşamında, GPS sistemleri, algoritmalar ve internet reklamları büyük bir rol oynuyor. National Geographic kanalında yayımlanan Megastructures isimli programın adalarla ilgili hazırlanan bölümünde, İrlandalı bir grup yatırımcının, “İrlanda” adasını satın alarak burada ülkenin yeşilliğini ve ormanlarını yeniden yaratmaya çalıştığını öğreniyoruz. Sonrasında belgesel kameralarına konuşan müteahhitlerden biri adaları şu şekilde tarif ediyor: “Bizim avantajımız sınırsız bir şehir yaratıyor olmamız. Bu nedenle ulaşım, su, atık, elektrik üretimi gibi altyapıları sıfırdan düşünüyoruz. İnsanlık tarafından yapılan en etkili sistemi inşa ediyoruz.” Aynı belgeselde karşımıza çıkan Amerikan başkanının oğlu Eric Trump, Dubai’nin “insanın hayal gücünü zorlayan bir şehir” olduğunu bize hatırlatıyor.

Google Earth Dunya
Google Maps’e göre Dünya adaları, 2017

Tahmin edebileceğiniz gibi Megastructures aslında oldukça yanıltıcı. Pratikte Dünya ciddi altyapı problemleriyle karşı karşıya. Adalar için temiz su üreten fabrikaların kurulması, 90 milyon dolar tutuyor. Elektrik üretimi, ulaşım ve güvenlik ise ayrı birer sorun. Dahası, suni adalar belgeselin sunduğu gibi başlı başına yeni bir olgu değil. Örneğin Amerika’da 19. yüzyılda hasta olduğundan şüphelenilen mültecileri karantinaya almak için, New York sahilinde Hoffman ve Swinburne adaları oluşturulmuş. Genellikle azınlıkların yaşadığı karantina adaları, kısıtlı kaynaklardan dolayı pek çok mültecinin hayatını kaybettiği yerler olmuş. Yine Soğuk Savaş sırasında portakal gazı ve nükleer atık saklamak için, Pasifik okyanusunun ortasında Johnston mercanadası inşa edilmiş. Günümüzde de ulus devletler genellikle çöplük, askeri üs veya havaalanı gibi altyapıları, kendi yarattıkları suni adalar üzerine inşa etmeyi tercih ediyor. Ancak adaların inşa sürecine dikkatli baktığımızda kablosuz, kesintisiz, sıvı-modern dünyanın coğrafyayı bile yeniden şekillendiği şu günlerde, daha katı, daha eski, daha yavaş akımların da uluslararası tüketim ve ticarete nasıl yön verdiğine şahit olabiliriz. Bir başka deyişle suni adaları şekillendiren en önemli teknoloji aslında su, kum ve taşın ilişkisel niteliklerini belirli bir mimari şemaya oturtan deniz tarama teknolojileri.

Deniz tarama ve suni ada inşası

Rainbowing
Gökkuşaklama – Kaynak: theartofdredging.com

Dubai’de suni adaların inşasına şekil veren ana madde, deniz yatağına yerleştirilen hidrolik pompalarla çıkartılarak tarama gemilerine yüklenen kum. Sadece dünya adalarının inşası için 300 milyon metreküp kum, körfezin dibinden çıkartılıp gemilerle daha sığ sulara taşınmış. Haliyle, proje boyunca yoğun deniz tarama faaliyetlerinde toplamda 15 farklı gemi kullanılmış. Deniz yatağındaki kum gemilere yüklendiğinde deniz suyuyla karıştırılarak çimento kıvamını alıyor. İlk önce sahil sularına yığılan bu kum, sonra adalara şekil vermek için “rainbowing” (gökkuşaklama) tekniğiyle gemilerden deniz yüzeyine püskürtülüyor. Çimento kıvamındaki kum, püskürtülerek deniz yüzeyine vurduğunda katılaşıyor. Kumun püskürtülmesinde bir başka önemli teknoloji de GPS sistemleri. Bu sistemler, adalara gerekli şeklin verilmesi için nereye ne kadar kum püskürtülmesi gerektiğini yönlendiriyor. Adaların akıntıya kapılarak dalgalar tarafından yutulmasını engellemek için ise, 32 milyon ton taş adaların etrafına yığılarak bir dalgakıran oluşturulmuş.

Dünya adalarının inşasında taş ocaklarında, gemilerde ve şantiyelerde çalışan 40.000 işçi görev almış. Megastructures programında aktif bir rolleri olmasa da, bu işçilerden bazıları ister istemez ekrana arka plandan giriyor. Dubai’de faaliyet gösteren pek çok inşaat şirketinin, şehre gelen yabancı işçileri pasaportlarına el koyarak düşük maaş ve kötü koşullarda çalışmak zorunda bıraktığını göz önünde bulundurduğumuzda, adaların inşa sürecinin tanıdık sömürü ilişkileri üzerinden yürüdüğü anlaşılıyor. Belgesellerde görmediğimiz bir başka gerçek ise deniz tarama teknolojilerinin denizde yaşayan canlılara verdiği zarar. Aksine Megastructures programı, dalga kıranın zamanla bir mercana dönüşeceğini ve bunun körfezdeki biyo-çeşitliliği arttıracağını iddia ederek, Dubai yönetiminin çevreye verdiği önemi vurguluyor. Ancak deniz taramanın bölgede verdiği zarar halihazırda belgelenmiş durumda. Refahının önemli bir kısmını petrol ticaretine borçlu Dubai yönetiminin, çevre dostu ilan edilmesi ise ayrı bir ironi.

Deniz tarama ve su yolları

Dünya adaları neoliberalizm ve lüksün en had safhada olduğu birer mimari icra olarak hayal gücümüzde yerini alıyor. Ancak kumun sürtünmesine, denizin akışkanlığına ve taşların ağırlığına dayanan deniz tarama teknolojileri, Dubai’de ilk kez 1957 senesinde, zamanın İngiliz yönetimi tarafından, Dubai deresinin derinleştirilmesi ve genişletilmesi için kullanılmış. Dere yatağının tarama yöntemiyle derinleştirilmesi, hem deniz trafiğini rahatlatacağı, hem de ağır petrol-arama ekipmanlarını taşıyan yük gemilerinin rahatça kıyıya yaklaşmasını sağlayacağı için, Dubai’nin en önemli altyapı projelerinden biri olmuş.

Tarama teknolojileri Dubai’nin bir uluslararası ticaret merkezine dönüşmesine de doğrudan katkı sağlamış. Peki nedir deniz tabanında kazılan tünelleri bu kadar önemli kılan şey? Aslında cevap basit. Belli tarihsel ve pratik nedenlerden dolayı konteyner gemileri, uluslararası ticaretin bel kemiğini oluşturur nitelikte (2). Deniz tabanında kazılan tüneller olmadan da ağır konteyner gemilerinin limana yaklaşıp yüklerini hızlı bir şekilde indirmesi imkansız. Bu nedenle dünyadaki çoğu büyük liman için deniz tarama teknolojileri hayati bir önem kazanıyor (3).

İnşası 1976-1982 seneleri arasında gerçekleşen Cebel Ali Limanı günümüzde konteyner trafiği açısından dünyanın en büyük limanlarından biri. “Dubai’nin en önemli mali varlığı” olarak tanımlanan limanda Amerikan ordusunun da bir üssü bulunuyor. İngiltere’de tasarlanan liman, şehir merkezinden 35 kilometre uzaklıktaki Cebel Ali sahilini su altında bırakarak oluşturulmuş. Sonra su altındaki sahilin tabanı tarama gemileriyle derinleştirilerek, ağır gemilerin rahatlıkla yaklaşıp demir atabileceği rıhtım bölgeleri oluşturulmuş. Bununla beraber açık denizden limana uzanan 17 kilometre uzunluğunda, 16 metre derinliğinde ve 235 metre genişliğinde bir erişim koridoru deniz tabanına kazılmış. Erişim koridorunu ve rıhtım bölgesini dalgaların taşıdığı kum yavaşça yutmasın diye, 5.5 kilometrelik bir dalga kıran bölgeye taşınan taşlarla inşa edilmiş. (Ancak yine de ulaşım koridoru bakım amacıyla her sene yeniden taranıyor.)

Limanın etrafında başka kayda değer inşaat projeleri de gerçekleşmiş. İlk olarak inşaatta çalışan Avrupalı mühendisler ve aileleri için 300 evden oluşan bir liman şehri kurulmuş. İçinde yabancı dilde eğitim veren okullar, klinik ve küçük de bir alışveriş merkezi barındıran şehir, Dubai merkezinden özerkliğiyle günümüzün kapalı sitelerine ve hatta Dünya adalarına göz kırpar nitelikte. Ancak evlerle beraber planlanan lüks otel ve villaların inşası 2005 senesine kadar gerçekleşememiş. Limanın etrafındaki önemli bir ikinci altyapı da 1985’te kurulan serbest ticaret bölgesi. Cebel Ali Serbest Bölgesi’nde özel şirketler yasal kısıtlamalardan bağımsız hareket ederek sendikasız ucuz iş gücünden faydalanabilmiş. Bu anlamda liman ve etrafındaki bölgeler günümüzdeki kötü çalışma koşullarının habercisi. Aynı dönemde oluşturulan Amerikan üssü ise, limana Körfez Savaşı gibi kargaşalı zamanlarda askeri güvenlik sağlamış.

(Kaynak: Ramos, Stephen J. 2016. Dubai Amplified: The Engineering of a Port Geography. Routledge.)

Cebel Ali limanının inşası, deniz tarama teknolojilerinin Dubai’de sandığımızdan çok daha köklü bir geçmişi olduğuna işaret ediyor. Şehrin neoliberal ticaret merkezine dönüşmesi deniz tarama teknolojileri sayesinde gerçekleşmiş. Ayrıca limanın inşası Dubai’nin tarihi boyunca tekrarlanacak mimari stratejilere örnek olmuş. (Ticari gemileri çekmek için deniz tabanının kazılması, şehirden izole edilmiş lüks evler ve bunlara eşlik eden yoğun altyapıların, elektrik hatlarının, yolların ve ulaşım sistemlerinin yaratılması.)

Kara ve deniz

Alman hukuk profesörü ve siyaset kuramcısı Carl Schmitt, pek bilinmeyen Land and Sea (Kara ve Deniz) isimli yazısında ilginç bir dünya tarihi okuması sunuyor. Kara ve suyu birer “element” olarak değerlendiren Schmitt, bu maddelerin gerek materyal gerek metaforik karakterlerini inceleyerek, dünya siyasi tarihini nasıl şekillendirdiklerini sorguluyor. Benzer bir temaya Nomos of the Earth (4) (Dünyanın Nomos’u) kitabında dönen Schmitt, bu sefer denizin maddesel akışkanlığı ve bundan doğan özgürlüğünü vurguluyor. Böylece Schmitt uluslararası hukuk sistemini akışkan, özgür ve kanunsuz açık denizlerden, katı, egemen ve ulus devletlere ayrılmış Kıta Avrupa hukukuna uzanan bir düzleme oturtuyor. Avrupa’nın sömürgeleri ise, bu düzlemin orta yerinde yarı-yasal mekanlar olarak yer alıyor.

Deniz tarama teknolojilerinin bize öğrettiği şey, açık deniz ve kara arasında hareket eden bir siyasi tahayyülün yetersiz kaldığı. Yukarıda da belirttiğim gibi, deniz tarama teknolojileri su ve kumun oldukça pratik şekillerde beraber kullanılmasını gerektiriyor. Ne denizin akışkanlığı ne de kumun sürtünmesi tek başına yeterli. Denizin akışkanlığı sayesinde kum gemilere yükleniyor, kumun sürtünmesi sayesinde deniz yatağında tüneller kazılıyor. Denizin “materyal” özgürlüğü kumdan kazılan tünellerle, karanın “materyal” katılığı hidrolik pompalarla oluşturulan adalarla takviye gerektiriyor. Taşların ağırlığı, bir taraftan denizin akışkanlığını dizginlerken bir taraftan da, yetersiz de olsa, mercana dönüşüyor. Schmitt’in temsil ettiği jeopolitik bakış açısının aksine deniz, ulus devletlerin tahakkümünden bağımsız, yatay bir hiçlikten ibaret değil. Tıpkı karada olduğu gibi denizde de pek çok kazı ve inşa projesi dikey yönde hareket ediyor (5). Deniz tarama teknolojileri deniz yatağının altından değerli madenler çıkartıyor, deniz yatağında tüneller kazıyor ve yüzeyde adalar inşa ediyor. Bunu yaparken çoğunlukla yatay hayal edilen uluslararası hukuk ve siyaset anlayışının yetersiz kaldığına da işaret ediyor.

Öte yandan deniz tarama teknolojilerini incelerken, sömürgeciliğin ve uluslararası ticaretin tarihinin, denizin ve doğanın döngüsel ve doğrusal tarihleriyle iç içe geçtiğini görüyoruz. Denizin altına kazılan tüneller ve denizin üstünde oluşturulan adalar ticaret gemilerini, emlak yatırımcılarını, Amerikan ordusunu ve turistleri şehre doğru çekerken, aynı zamanda bu akıntıları işçilerin isteklerinden, denizin dibinde yaşayan canlılardan, dalgaların döngüsünden izole ediyor.

Muhtelif güçleri mimari bir şema çevresinde birleştiren deniz tarama teknolojileri, aslında “teknoloji,” “medya” ve “doğanın” birbiriyle ne denli iç içe geçtiğine de işaret ediyor (6). Denizin altında kumdan kazdığımız “otoyollar” ve denizin üstünde kurduğumuz adalar, cep telefonları ve bilgisayarlar kadar önemli birer iletişim altyapısı. Sadece deniz tarama teknolojileri değil, data merkezlerinde kullanılan ucuz kömür enerjisinden okyanusun altından geçen internet kablolarına (7) ve cep telefonlarımızda kullanılan metal ve madenlere, uluslararası ticaret ve tüketimin altyapıları, teknoloji ve doğanın iç içe geçtiği ve hatta birbirinden ayırt edilemez olduğu sistemlere dayanıyor. Bu gerçeğin farkında olmak siyasi duruşumuza da şekil verebilir. Örneğin şehrin göbeğinde gerçekleştirilen mülksüzleştirme ve soylulaştırma projeleri protestolara yol açarken, denizin üstünde devlet eliyle inşa edilerek özel şirketlere satılan adaların, deniz yatağında oluşturulan tünellerin ve daha da derinlerde kazılan sualtı altın madenlerinin doğaya ve kamusal çıkarlara verdiği zarar göz ardı ediliyor. Belki bu nedenle siyasi dilimizi yeniden şekillendirmeye denizin dibinden başlamak gerek.

(1) Ruth Krauss’un yazıp, Maurice Sendak’ın resimlendirdiği A Hole Is To Dig (Delik Kazmak İçindir), isimli çocuk kitabından serbest çeviri. Ruth Krauss 1989, A Hole Is To Dig, Harper Coll.

(2) Öyle ki, George Rose’un Ninety Percent of Everything (Herşeyin Yüzde Doksanı) kitabında da belirttiği gibi neredeyse, aklınıza gelebilecek her ürün mutlaka bir kere konteynır gemisine yüklenmiş oluyor. Bknz: http://www.ninetypercentofeverything.com ve Marc Levinson 2006, The Box: How the Shipping Container Made the World Smaller and the World Economy Bigger, Princeton University Press.

(3) Örneğin kayda değer büyüklükteki Vancouver  ve Rotterdam limanları, her sene toplam gelirlerinin yaklaşık %10’unu deniz tabanındaki tünellerin bakımı ve onarımı için harcıyor.

(4) Carl Schmitt 1979, Nomos of the Earth in the International Law of the Jus Publicum Europaenum, Telos Press; Carl Schimtt 2015, Land and Sea: A World-Historical Meditation, Telos Press.

(5) Dikey iktidar kavramı için: Eyal Weizman 2016, Oyuk Topraklar: İsrail’in İşgal Mimarisi, Açılım Kitap.

(6) “Medianatures” kavramı için bknz: Jussi Parikka 2015, A Geology of Media, University of Minnesota Press.

(7) Okyanusun altından geçen internet ve telefon kabloları için bknz: Nicole Starosielski 2015, The Undersea Network, Duke University Press.

Reklamlar