Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

eğitim yazısı basılı
Çizim: Pınar Dönmez

Sonbaharı çok severim. Özellikle Türkiye’de rehavet içinde geçen sıcak yaz aylarından sonra herkes işine döner, aradığınız kişiyi yerinde bulabilmeye başlarsınız, işler yürümeye başlar. Okulu bitirdiğimden bu yana 10 yılı aşkın zaman geçmesine rağmen Eylül ayının ilk serin rüzgarları bana hep okula dönüşü çağrıştırır.

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Gayrimenkul_cmyk
Fotoğraf: Irmak Akman

Türkiye’de konut piyasası ağırlıklı olarak çevresinde aşırı rekabetçi bir girişim sisteminin olduğu piyasa odaklı bir yapıya sahip. Konut girişimcisi yerel/genel ekonomik belirsizliklere karşı karlılığını koruma mücadelesi verirken, tüketici ise fiyatların rasyonaliteden koptuğunu düşünse de gelir grubuna göre iyi yatırımcı olmaya veya finansman sorunlarını çözmeye çalışıyor. Bu yapı (Scumpeteryen) bir yaratıcı yıkım süreci içinde kentsel alanları dönüştürüyor, yeni zenginler ve yaşam alanları yaratıyor. Bu süreçte alan, gereğinde yaratılarak bulunuyor. İmalat, türlü finansman biçimlerinin yarattığı imkânlarla olabildiğince hızla yapılıyor. Projeler en yaratıcı (ve bazen banker krizi dönemini hatırlatan) satış kampanyalarıyla likide edilmeye çalışılıyor. Bu, hem etkin, hem spekülatif, “altına hücum” resminin büyümeye/istihdama olumlu katkıları var. Ancak, kaynakların etkin dağılımı ve kullanımı açısından değerlendirdiğimizde, gayrimenkul piyasasının son 20 yılı ifrat (bugünkü durum) ve tefrit (dünkü durum) arasında gidip gelmiştir. TOKİ’nin kısmen etkili olan sosyal etkisi (kendi içinde başarı hikâyesidir) durumu biraz hafifletse de, konut piyasasının genelde “sektör-makro beklentiler odaklı” okunduğunu ve orta gelir grubunun konuta erişim güçlüğü üzerinde yeterince araç/politika üretilmediğini söyleyebiliriz. Özellikle büyük şehirde yaşayanlar için konut sahibi olmak uzun dönemli ve yüksek maliyetli bir iş. Gelirden/servetten aldığı pay belli olan sokaktaki vatandaş için bu makro resim (emsal, rant, büyüme, istihdam, kampanya vs.), duyulmak istenen müzikle gerçekten ilgisiz.

Dr. Yener Coşkun, “Konut sahipliğinin artmaması sizi de düşündürmüyor mu?” Gayrimenkul Türkiye, 27 Mart 2017.

Belki de son beş yıldır herkesin aklında olan soru, bir gayrimenkul balonu yaşayıp yaşamadığımız ve eğer yaşıyorsak bu balonun ne zaman patlayacağı. Birinci köprüden geçip de Anadolu yakasında ilerlerken karşılaştığınız acayip inşaat manzaraları, insanı gerçekten dehşete düşürüyor. (Eminim Anadolu yakasında yaşayanlar da benzer manzaraları Avrupa yakasına geçtiklerinde görüp dehşete düşüyorlardı.)

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

image1
Çizim: Nevin Öztürk – Instagram: @paperboatart

Birkaç yıl önce gazetelerde ünlü bir iş adamının, beş yaşındaki kızına bakan Özbek bakıcıyı darp ettiğiyle ilgili haberler çıkmıştı. Bakıcının kendi ifadesine göre işverenleri gelmeleri gereken saatten daha geç geleceklerini haber vermiş, o da bir arkadaşıyla buluşup ona borcunu ödemek zorunda olduğu için çocuğu alıp Fikirtepe’ye götürmüş. Bu sırada aileye haber vermemiş, aile de çocuklarının kaçırıldığını düşünüp paniğe kapılmış. Bakıcı çocukla beraber eve döndüğünde de baba bakıcıyı (demir çubukla) darp etmiş. Haberde kadıncağızın sargılar içinde bir de fotoğrafı vardı.

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

25 Ekim’de Nigar Hacızade’nin Suriyeli mültecilere yardım için gönüllü çalışan Zeynep Kurmuş Hürbaş ile yaptığı bir röportaj yayımlandı 5 Harfliler’de. Suriyeli göçmenlerin içinde bulunduğu durumu gözünüzün önünde canlandırmanızı sağlayan, çarpıcı bir röportajdı. Röportajın bir yerinde, Hürbaş’ın gazetecilere de tavsiyeleri vardı:

Bir çocuğu okula yazdırmaya çalış, ondan sonra da bir ay takip et; ondan sonra da o çocuk okulu niye bırakıyor diye mesela araştır.


Bunun haber değeri niye var? Çünkü bu işte bir tane çocuk çıktı ambulansın üstünde ve böyle yüzünü sildi, böyle utandı elini sildi ve insanların içi böyle cız etti. Bir ay sonra bitecek o; ama burada o içi cız edenlerin belki yüz tanesinden iki tanesi bu işi yapmaya devam ederse, bu erzak olmak zorunda da değil; yani çevresindekilere gerçekten bu insanların nasıl yaşadıklarını, ne yaşadıklarını anlatabilecek seviyeye gelecek kadar bilgilenmesi bile çok iyi bir şey bence.

Ben de Türkiye’de yaşayan Suriyelilerle, özellikle Suriyeli çocukların eğitim sisteminde yaşadıkları zorluklar ile ilgili bir haber yapmak istedim. Aklıma Balat’ta yaşayan arkadaşım Ozan geldi. Bir buluşmamızda Balat’ta yaşayan çok sayıda Suriyeli olduğunu, çok zor durumda yaşadıklarını, kendisinin de Suriyeli çocuklar için açılmış iki okulu ziyaret ettiğini anlatmıştı. 28 ve 31 Ekim’de iki kez Balat’ı ziyaret ettim. Ozan’ın Suriyeli arkadaşı Ahmad’la, Alnoukba ve Tarık Us Ortaokulu yetkilileriyle, Yusra Toplum Merkezi’nin kurucusu Shahla Raza ile görüştüm.

Ahmad yaklaşık üç yıldır İstanbul’da yaşıyor. İki yıl Esenyurt’ta yaşadıktan sonra Balat’a taşınmış. Kendi çocuğu yok, ama Zeytinburnu’nda Suriyeli çocuklar için açılmış bir özel okulda gönüllü Türkçe ve İngilizce dersleri vermiş. Öğretmenlik yapan arkadaşları ve arkadaşlarının çocukları aracılığıyla da Suriyeli çocukların yaşadıkları zorlukları gözlemleme imkanı bulmuş.

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Sözcü’nün 25 Ağustos tarihli sayısında, Ege Cansen’in “Çok Mühendis, Yok Mühendis” başlıklı yazısı yayımlandı. Yazıda Cansen, sanayi kuruluşlarında ücretlerin unvana göre verilmesinin, mühendisleri AR-GE’den uzaklaştırarak yöneticilik yapmaya ittiğini, bunun da AR-GE çalışmalarına darbe vurduğunu anlatıyor. Oysa yaratıcı mühendislerin genel müdürden daha yüksek maaş alabilmesi gerektiğini söylüyor. Cansen, şöyle diyor:

Sanayi firmalarımızın, hem “kg fiyatı” hem de “ulusal katma değeri” yüksek ürün ihraç edebilir hale gelmesi, ülkemizin “orta gelir tuzağından” kurtulma hedefine varması için izlemesi gereken anayolun (stratejinin) adıdır. Bu stratejinin üzerine oturacağı iki büyük proje vardır. Bunlardan birincisi, üniversitelerimizin “temel araştırmaya” daha fazla yönelmesidir. İkincisi de sanayi firmalarının “Araştırma ve Geliştirme” faaliyetine daha fazla kaynak ayırmasıdır. Sanayide araştırma daha doğrusu geliştirme denince, firmanın karşısına bu işi yapacak mühendis bulma sorunu çıkar.

Cansen’in yazısı şirketlerin ücret politikalarına odaklanıyor, ancak Türkiye’de AR-GE faaliyetlerinin önündeki engeller bununla sınırlı değil. Sabancı Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi İlker Birbil ve İzmir merkezli LED aydınlatma armatürleri üreticisi Omega Elektronik’in genel müdürü Mümtaz Bademli, Türkiye’de inovasyonun karşısındaki engelleri ve bu engellerin nasıl aşılabileceğini anlattılar.

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Haziran ayı sonunda Antalya Adrasan’da ve Kumluca’da yaşanan orman yangınlarının ardından, aklıma yanan ormanlık alanlara ne olduğu sorusu geldi. Bu alanlar imara açılabilir miydi? Hangi ormanlık alanlar, hangi koşullarda imara açılabiliyordu? Bu soruların cevabını bulmak için bir mevzuat taraması yaptım, soru-cevap şeklinde paylaşmak istiyorum.

AA033A
Fotoğraf: Melis Oğuz

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

“Çaresiz bir cemaat yurdunda yer bulmuş kendine. “Bir baskı yoktu yurtta ancak oluşan havadan sabah namaza kalkıyor, öğleden sonraları çay-bisküvi eşliğinde Fethullah Gülen kasetlerini dinliyorduk” diye anlatıyor. ‘Abi’ler her şeyle ilgileniyormuş. Herhangi bir ders mi kötü hemen o dersi iyi bilen bir ‘abi’ bulunuyor ve başarıyla geçiyorlarmış. Akşamları ise yurdu destekleriyle ayakta tutan esnaf, Beyoğlu’nun ünlü restoranlarında kalan tatlıları yurda yolluyormuş. Bu dayanışma ruhu elbette üniversiteden mezun olunca iş bulma aşamasında da devam ediyor…

Var mı buraya kadar yeni duyduğunuz, bilmediğiniz bir şey? Yok. Bu düzen yıllardır yüzlerce okulda binlerce öğrenciyle devam etti, ediyor…

O zaman HSYK sonuçları sandıktan çıkınca mahallenin moralleri neden tarumar?

“Bugün A.B.İ’lere kızıyorsunuz da yıllardır aklınız neredeydi” diye sormayacak mıyız? Türk eğitim sisteminde büyük boşluklar var. Birileri yıllardır o boşlukları legal yöntemlerle doldurdu, dolduruyor.”

Cüneyt Özdemir’in 20 Ekim 2010’da Radikal’de yayımlanan “Sardı korkular, ‘gelecek onlar’” yazısından bir alıntı bu. Cemaat yurtları sanırım artık çok gözde değil, yerini TÜRGEV ve Ensar Vakfı gibi yerlere bırakalı çok oldu. Yurtlar kimsenin gündeminde değildi, ta ki Karaman’da ilköğretim düzeyindeki öğrencilerin kaldıkları özel yurtlarda (ya da evlerde?) cinsel istismara uğradığı ortaya çıkana kadar. Suçu işleyen kişiye çabucak ceza verildi, yurtlar yine gündemden düştü. Ama benim aklımda bu konuyla ilgili soru işaretleri kaldı. Bu yurtlar ya da evler yasal mıydı, yasadışı mı? Denetleniyorlar mıydı? Bu suçu işleyen şahsın çocuklarla birlikte Karaman valisine yaptığı bir ziyaretin fotoğrafları çıktı mesela ortaya. Valinin, İl Milli Eğitim Müdürü’nün kendilerini bu şahısla beraber ziyarete gelen çocukların nerede kaldıklarından nasıl haberi olmazdı? Bu soruların hepsine cevap vermek mümkün olmasa da, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim yurtlarıyla ilgili biraz bilgi topladım. Yardımları için Hümanist Büro’dan Seda Akço’ya teşekkür ederim.