Perdenin arkasından önüne korku halleri

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

canan cmyk
Çizim: Elif Mercan

Korku, Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde, gerçek ya da beklenen bir tehlike ile yoğun bir acı karşısında uyanan ve coşku, beniz sararması, ağız kuruması, yürek ve solunum hızlanması gibi belirtileri olan, ya da daha karmaşık fizyolojik değişmelerle kendini gösteren duygu olarak tanımlanmaktadır. Tanımı bile bu kadar karışık olup, tehlike, güvensizlik, acı, kaygı, heyecan gibi kavramları bir araya getiren bu duygunun mutfağının da tıbben karmaşık olması kaçınılmaz.Korkunun biyolojisi

Ana karakterimiz olan adrenalin hormonu, stresli uyaran sonrasında, beynimizin duygusal müdürleri hipotalamus ve hipofizin verdiği emir üzerine böbreküstü bezleri (diğer adıyla adrenal bezler) tarafından salgılanmakta ve bireyi “kaç ya da savaş” (fight or flight) komutlarına fiziksel olarak hazırlamaktadır. Sempatik sinir sistemi tarafından yürütülen bu süreç, kalp atışında artış, solunumda hızlanma, tansiyonda yükselme, kan şekerinde yükselme, göz bebeğinde büyüme, kasların kan akımında artış, cildin kan akımında azalma, ağızda kuruma, endorfinde artış gibi fiziksel etkilerle vücudumuza yansır. Böylelikle, korkumuzu tanımlarken kullandığımız “yüreğim ağzına geldi”, “betim benzim attı”, “elim ayağım buz kesti” gibi garip deyişlerimizin de zemini oluşmuş olur. Aslında, kendimizi savunmamız için vücudumuzda meydana gelen bu değişiklikler iyi yönetildiği takdirde, eller titrese de yüksek performansla gerçekleştirilen bir sunumda ya da tam konsantrasyon ile üç gün sabahlayarak (nam-ı diğer “yusuf yusuf”) çalışılıp başarıyla tamamlanan zor bir sınavda olduğu gibi olumlu sonuçlar doğurabilmektedir. Belki de “sınav başarısı yüksek” ya da “sahnede devleşiyor” dediğimiz kişilerin sırrı da stresi doğru kullanmaktan kaynaklanmaktadır. Yukarıda bahsi geçen tıbbi değişiklikler, bazı hastalıkların tedavisi için de gerektiğinden, sempatomimetik olarak adlandırılan, adrenalin hormonu benzeri etkileri oluşturacak sentetik olarak üretilen ilaçlar kullanılabilmektedir. Yani, mevzu korku bile olsa durum o kadar vahim değil! Nitekim, ekstrem sporlarla uğraşanları tanımlamak için sıkça kullanılan “adrenalin bağımlıları” diye bir terim bile mevcut. Ancak, bu kişilerde bağımlılık geliştirilen esas madde, tehlikeli bir durumu aştıktan sonra vücudumuzun salgıladığı, haz verici ve ağrı kesici özellikleri olan endorfin. Diğer yandan, endorfin bağımlılığı, wingsuit dışında kumarda, vücudunun her yerine dövme yaptırılmasında, yeme bozukluklarında, kangren olmuş çalkantılı duygusal ilişkilerde ya da çapkınların tek gecelik kaçamaklarında da kendini gösterebilmektedir. Bir diğer uçta ise, ilkel çağlardan beri insanoğluna yaşam mücadelesinde hizmet eden korku, bazen kontrolden çıkarak kaygı bozuklukları üzerinden fobilere dönüşebilmektedir. Kendimizde korku olarak tanımladığımız içgüdüsel duygunun perde arkasında heyecan mı, haz mı, kaygı mı, mazoşizm mi yattığından emin olamazken; edebiyat, müzik, sinema gibi pek çok sanat alanında da korku olarak ifade edilen duyguda da anlam kaymaları olduğunu düşünmekteyim. Geçmişte, hep bir defekt ve cesaret eksikliği olarak algılanan korkuya yaklaşım da zamanla değişmiş, modern toplum düzeninden beslenerek geleceğe yönelik kaygıları yansıtan distopya kurgularıyla sanatın farklı alanlarında sık sık karşımıza çıkmaya başlamıştır.

Distopya

Ütopya karşıtlığından yola çıkan distopyalarda karanlık bir gelecek tasvir edilir. Çoğunlukla, kültürel geleneklerin yok olduğu, kast sistemine benzer bir toplumsal yapı, herhangi bir konuda tercih hakkı olmayan tek tip insanlar, tükenmiş kaynaklar, hayalimizi zorlayan düzeylerde gelişmiş teknoloji resmedilir. Politik distopyalardan George Orwell’in 1984’ü (1949), Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı (Brave New World, 1980) ve Ray Bradbury’nun kültürel distopyası Fahrenheit 451 (Fahrenheit 451, 1953) edebiyatın ilk distopik kurgu romanlarıdır. Fritz Lang’ın sessiz siyah-beyaz filmi Metropolis (1927) insan-makine ilişkisini konu alan ilk distopik filmdir. Otomatik Portakal (A Clockwork Orange, 1971), Bıçak Sırtı (Blade Runner, 1982), Alphaville (1965) ve The Matrix (1999) başta olmak üzere pek çok film ve dizi sinemada distopik kurgu örnekleri sunmaya devam etmiştir. Günümüze gelecek olursak, teknolojik distopya dizileri olarak tanımlanan Black Mirror ve gerçek yaşam hackerı Mr. Robot yeni sezonları ile geniş hayran kitlelerinin karşısına çıkmaya devam etmektedir. Ridley Scott’ın yönettiği Bıçak Sırtı’nın devamı niteliğindeki, Dennis Villeneuve’in yönettiği Bıçak Sırtı 2 (Blade Runner 2049, 2017) filmi de bu yıl gösterime girmiştir. Distopyanın distopyası yapılmış, kontrolü çoktandır insanlardan almış olsa da stabiliteleri için insani duygulara ihtiyaç duyan replikantların devri başlamıştır ve tehdit unsuru olan jenerasyonların imhası gerekli olmuştur. İnsanla makineler kadar cinsiyet ayrımlarının da kalmayacağı bir düzen hayal eden Donna Haraway, Siborg Manifestosu’nda “ikisi sarmal bir dansla birbirine bağlanmışsa da, siborg olmayı tanrıça olmaya yeğlerim,” derken haksız olmasa gerek (1). Ayrıca, zaman içerisinde kontrolü doğanın elinden alıp kendi kendimizi yıkıma soktuğumuz mevcut Antroposen çağında, yaygın olarak kabul gören tanımıyla ‘insanlık’tan çok uzaklaştığımız da aşikar.

Stranger Things ve Ctulhlu

Geçmişte sıklıkla bilinmeyene duyulan korku ve korku ile yüzleşme temalarını işleyen korku filmlerinin ardından distopik kurguların yükselişine rağmen, 1980’lerde geçen nostaljik tarzıyla karşımıza çıkan Stranger Things dizisinin de yoğun ilgiyle karşılanması ilginçtir. Dizi, küçük bir kasabada yaşayan bir grup çocuğun ve ailelerinin başından geçen olağanüstü olayları anlatırken, niye sürüklendiğini anlamasa ve fazlasıyla gerilse de izlemeyi bırakamayan izleyiciyi bir şekilde hipnotize etmektedir. 80-90’ların kültürel öğelerinin o jenerasyondaki izleyiciler için çekici bir yanı olsa da, arka plandaki bazı göndermeler üzerinden de dizi dikkat çekmeyi başarıyor. Dizide, kozmik korku tarzını benimsemiş Howard Phillips Lovecraft’ten etkiler bulunabiliyor. Ctulhlu’nun Çağrısı romanındaki Ctulhlu, insanların olmadığı dönemde derin sularda yaşadığı varsayılan canavarımsı bir varlıktır ve tüm insanlığı yok edip, deliliğin ve şiddetin hüküm sürdüğü bir düzen kurmak üzere geri döneceği düşünülmektedir. Stranger Things’te de Ctulhlu’ya çok benzer şekilde resmedilmiş, paralel evren ile geçiş noktasında (bilim insanlarının yanlışlıkta yarattığı) bir canavar bulunmaktadır. Tavşan deliğinden geçerek fantastik bir dünyayla buluşan Alice’in hikayesini andırsa da, söz konusu baş aşağı dünya, harikalar diyarı ile pek örtüşmemektedir. Peki Ctulhlu (ya da canavar) gerçekte neyi/kimi temsil etmektedir? Telekinezik güçlere sahip ve öfkeleriyle yüzleşerek güçlenen L’i mi? Paralel evrende bir süre tutsak kalan Will’i etkisine aldığı gibi her insanı boyunduruğu altına alabilecek güçleri mi? Sahip olduğu güçle insanların yüreğine büyük bir korku salan Pan gibi bir tanrıyı mı? Ekolojik dengeleri gerçekten de “baş aşağı” eden insanoğlunu mu? Korku filmleri ile ünlü John Carpenter, filmlerdeki canavarların her zaman bir şekilde bizler, bizlerin tehlikeli kısımları olduğunu ifade eder. Yoksa Ctulhlu ile temsil edilen dizinin ismi gibi sadece “daha garip bir şey” midir? Eğer öyleyse de, halihazırda garip olan şey nedir? Kendimiz mi? Hiç mantıksız değil!

(1) Simianlar, Siborglar ve Kadınlarda “Siborg Manifestosu- Yirminci Yüzyıl Sonunda Bilim, Teknoloji ve Sosyalist-Feminizm”: Doğanın Yeniden İcadı (New York; Routledge, 1991), s.149-181

Reklamlar