Bir Netflix yorumu: Çav Bella mı distopya mı?

Veysel Sönmez, veyselsonmez@sabanciuniv.edu

Gorsel2_veysel

Dijital dönüşüm ve hizmet sektörünün dijitalleşmesi son yıllarda en konuşulan konulardan biri haline geldi, öyle ki artık hayatımızın çok büyük bir bölümü ya akıllı telefonlara indirdiğimiz ya da bilgisayarlarda kullandığımız uygulama ve hizmetlerde geçiyor. Küresel uygulama (app) ekonomisinin 2021 yılında 6.3 trilyon dolar üzerinde bir değeri ve 3.4 milyar kullanıcı sayısını yakalaması bekleniyor [1]. Bu beklentinin ardında istenen hizmete ya da içeriğe kolay, hızlı ve düşük maliyetle erişebilme avantajı yatıyor. Düşük ücretler ödeyerek anında istediğiniz şarkıları istediğiniz kadar dinleyebiliyorsunuz, hemen hemen istediğiniz içeriği uzun süre aramadan bulabiliyorsunuz ya da bu içeriklere filmcehennemihdhadiizlesene.com gibi yüzlerce sayfada karşılaştığınız ve istenmeyen reklamlara maruz kalmadan ulaşabiliyorsunuz. Özellikle İngilizce’de binge-watching olarak geçen dizileri peş peşe izlemeyi çok seven biri olarak çıktığı andan itibaren Netflix de benim en sevdiğim ve kullandığım uygulamalardan bir tanesi oldu.

Netflix’i ilk duyuşum, muhtemelen o dönem Türkiye’deki çoğu izleyici gibi Kevin Spacey’in başrolde oynadığı ve İngiliz politik drama dizisinin Amerikan uyarlaması olan House of Cards ile oldu. Dizinin güncel Amerikan siyaseti üzerine kurgusu ve Türkiye’de bazı siyasetçileri de andıran karakterleri şüphesiz ilgimizi çekmişti, fakat bu diziyle Netflix belki de ilk kez dizi izleyicilerini yeni bir gerçeklikle tanıştırdı: dizinin sezonundaki tüm bölümleri aynı anda yayınladı. Hala Netflix yerine dizi cehennemlerinden dizi izlediğimiz bir dönemde bu yeni model, platformun izleyicinin hafızasında yer etmesine yetti. Öyle ki “Netflix izleyip takılmak” anlamında İngilizce’de Netflix & chill diye bir tabir bile türedi.

Sonrasındaki dönemde şirketin Türkiye’de de hizmet vermesiyle platformun farklı özelliklerini keşfetme fırsatımız oldu. Örneğin platformda birkaç dizi ve film izlediniz, zaten izlediğiniz dizi ve filmlerin türleri ve alt kategorileri sınıflandırıldığı için Netflix algoritması size tercihinizle muhtemel bir eşleşme oranıyla farklı dizi ve filmler öneriyor. Kişisel tecrübemden yola çıkarak bu önerilerin çoğunun da isabetli olduğunu söyleyebilirim. Fakat muhtemelen algoritmanın bana yaptığı en isabetli öneri Sense8 dizisiydi. Uyarmalıyım ki yazının bundan sonraki bölümü spoiler içerebilir, etkilenecek okurların diziyi izleyip okumaya öyle devam etmelerini tavsiye ederim.

The Matrix filmiyle de tanınan Wachowski kız kardeşlerin yönetmenliğini yaptığı Sense8, dünyanın sekiz farklı şehrinde sekiz farklı kimliğe sahip karakterlerin birbirleriyle kazara kurdukları telepatik bağı keşfetmelerini ve bu bağın getirdiği tehlikelerle birlikte başa çıkma hikayelerini anlatıyor. Dizi izleyiciyi farklı çekim konumlarıyla kültürel bir renk cümbüşünden geçirerek alternatif bir bilim kurgu hikayesi sunuyor ve bu bilim kurgu hikayesini de son insan türünün diğerlerine uyguladığı kırım gibi temellere dayandırıyor. Fakat diziyi gerçekten harika yapan noktayı vurgulamak adına “kimlik” öğesine kısaca değinmek gerekecek, çünkü dizi, izleyicinin bu kimliklerin farklılığından sakınmasına engel olarak bu kimliklerin birbiriyle ideal bir şekilde yaşayabileceğini vaat ediyor. Örneğin San Franciscolu yazılım dehası bir trans kadın, kadın sevgilisiyle seviştikten hemen sonra tüm hünerlerini kullanarak Chicagolu bir polisi İzlanda’da bir sanatoryumda kötü adamlardan kurtarıyor. Başka bir örnekte Berlin sokaklarında büyümüş, inanılmaz maço ve homofobik bir portre çizen mafya üyesinin cinsel yönelimini saklayan Meksikalı gay bir film yıldızını linçten korumak için nasıl dövüştüğünü izliyorsunuz. Dizinin kurgusu bu kimliklerin farklılığını kesinlikle izleyici sayısını artırabilmek adına “kırpma” yoluna gitmiyor. Aksine izleyiciyi bu farklılıklara alıştırmaya çalışıyor ve bu farklılıkların birleşerek izleyiciyi herkesin hayatından bir parça bulabileceği maceralı bir serüvene çıkarabileceğini gösteriyor. Bu sayede de ayrımcılık, sınıf çatışması, sosyal adaletsizlik, LGBT hakları gibi kıymetli konulara da derinden dokunuyor. Dizi bilgimin beni yanıltmadığını varsayarak bu noktayı esas alınca Sense8, ortaya oynamadan ve etik sınırlar dışına çıkmadan güzel diziler yapılabileceğinin ilk örneğiydi.

Ne var ki dizi iki sezon yayınlandıktan sonra Netflix üçüncü sezonu çekmemeye ve diziyi iptal etmeye karar verdi. Şirketin CEO’su Reed Hastings’in buna gösterdiği neden Sense8 türündeki prodüksiyonların maliyetli olması ve izleyici sayısının bekleneni karşılayamamasıydı. Sonuçta bölüm başına dokuz milyon dolarlık bir maliyetle şirketin tarihindeki en pahalı üçüncü yapımdı. Hastings, orijinal içerik ekibini daha büyük riskler alıp gerekirse kaybetmeye teşvik ediyordu [2]. Dizinin izleyicileri imza kampanyaları başlattılar, hem yönetmenlere hem de Netflix’e istekler yağdı. Fakat bir yılı aşkın süreden sonra dizinin devamı yerine gelinebilen en iyi nokta, şirketin 8 Haziran’da iki saatlik bir final yaparak hikayeyi sonlandırmaya karar vermesi oldu [3].

Sense8 dizisi iptal edildi fakat hayat dizi izleyicileri için elbette devam etti. Nihayetinde Game of Thrones gibi çoğunluğun ortak paydası ve son sezonunun yayınlanması yıllar sürse bile beklenebilecek ya da kısa sürede çıkan ve güzel hikayelerle eğlendiren diziler hala vardı. Eskisi kadar bekleneni veremese de Netflix hala iyi hikayeleri olan diziler çıkarmaya devam ediyordu. Özellikle sene başında bunlardan bir tanesi hem benim ilgimi çekti, hem de Türkiye’de çok konuşuldu: La Casa De Papel.

Lacasadepapel3

La Casa De Papel, İspanya’da geçen ve ince detaylarla kurgulanmış bir soygun hikayesi. Vurguladığım ince detaylardan bir tanesi de hikayenin temelini oluşturuyor: soygunu yapan ekip parayı banknot fabrikasından çalmak yerine fabrika çalışanlarını rehin alıp parayı bu fabrikada üreterek kaçmayı planlıyor. Hikaye boyunca soygun süresince devlet ile soyguncular arasındaki pazarlığı, karşılıklı stratejik hamlelerin oluşturduğu gerginliği ve bu hamlelerin inceliğini takip ediyoruz. Elbette görsel yönetmenlik ve kısmen oyunculuk açısından da başarılı denebilecek bir performans izliyoruz. Dizi neredeyse Guy Ritchie filmleriyle aynı tempoda ilerliyor; soygunu organize eden ekibin zaman kazanmak adına yaptıkları küçük hamleler Luc Besson’un Revolver (2005) filmini hatırlatıyor. Tüm bölümlerin de tek seferde yayınlandığını düşününce hepsini nasıl olduğunu anlamadan bitiriyorsunuz.

Fakat hikayeye biraz daha yakından baktığımızda birkaç detay dikkat çekiyor. İlk olarak Profesör isimli, soygunu yıllarca en ince detayına kadar planlamış kişi, soygunu gerçekleştirmesi için farklı yetenekleri olan sekiz kişiyi plana dahil ediyor. Bu sekiz kişiden hiçbiri diğerlerinin kim olduğunu bilmiyor ve bilmemesi gerekiyor. Bu nedenle birbirlerine şehir isimleriyle hitap ediyorlar: Tokyo, Denver, Oslo gibi takma isimleri var. Aralarında her ne kadar farklı gerilimler ve fikir ayrılıkları çıksa da amaçları aynı olduğu için ilişkileri yer yer duygusallaşan bir dostluğa dönüşüyor. Soyguncuların ve rehinelerin bir kısmı güzel kadınlardan ve yakışıklı erkeklerden oluşuyor, dolayısıyla aşk ve zaman zaman erotizm dizinin kaçınılmaz bir elementi. Farklı karakterlerin dram, romantizm ve seks üçgeninde giden ilişkilerini ya da en beklenmedik sahnelerde yavaş çekimle etrafa fırlattıkları seksi bakışları dizi boyunca izliyorsunuz. Tüm bu estetiğin yanında karakterlerden biri gay, fakat onun yalnızca sert, güçlü, acımasız kaslı bir gay olduğu bilgisinin ötesini dizi boyunca göremiyoruz. Bir soygun hikayesi olduğu için dizide bolca para, silah, çatışma, aksiyon, kavga ve yavaş çekimde havalı görünen karakter var. Hatta izleyiciye kendini sevdiren Berlin adında bir kötü karakter (villain) bile var: tecavüzcü ama vicdanlı, acımasız ama fedakar. İzleyiciyi uyardığı replikler ve mimikler Tarantino’nun Soysuzlar Çetesi filmindeki Hans Landa karakterinin görece vasat bir kopyasından daha iyi değil.

Hepsinden öte dizinin ilk sezonunun sonundan itibaren çalıp duran bir Çav Bella şarkısı var ki hikayenin içinde anlamlandırmak mümkün değil. Hatta dizinin Türkiye’ye özel yapılan ikinci sezon fragmanında bile çaldı ve hakkında çokça komplo teorisi bile üretildi. Şarkı her çaldığında izleyiciyi bu soygunun daha toplumsal bir amaçla yapılıp yapılmadığına dair şüpheye düşürüyor, sonra soygunun ana motivasyonunun bir çocuğun hastane masraflarının karşılanamamasının statükodan intikamı gibi bireysele indirgenmiş bir mesele olduğu anlaşılıyor. Fakat en sonunda soyguncular müthiş bir vurgun yapıp kimseyle paylaşmıyor. Şarkı, dizide izleyiciyi uyaran ve diziyi izleten tüm suç ve cinsellik öğelerinin etkisini suni bir toplumsallıkla azaltmayı amaçlıyormuş gibi kullanılıyor; bana yıllar önce başbakanlık önünde eylem yapan esnafın polisin müdahalesini engellemek için İstiklâl Marşı okumasını hatırlatıyor. Görünüşte başkaldıran, ceberrut düzen ile mücadele eden, mahallenin kötü çocuklarının içindeki iyiyi aksiyonun ardındaki amelle göstermeyi vaad eden ama toplumsal bile olamadan bireysel bir husumetle yetinen bir devrimciliği simgeliyor bu dizide Çav Bella.

Yukarıda bahsettiğim, ikisi de Netflix yapımı olan bu iki diziyi kronolojik bir düzleme oturttuğumda, ulaşılması en kolay ve izleyiciyi en hızlı şekilde uyararak mutlu edecek içeriğin, izleyiciye belki de bir bakış açısı kazandıracak ve sorgulatacak içeriğe tercih edilmiş olduğunu düşünüyorum. CEO’sunun da dediği gibi belki de Netflix Sense8 ile büyük bir risk aldı; LGBT’den, Afrika’daki sınıf adaletsizliğinden, ırkçılıktan tüm açıklığıyla bahseden bir içerik yarattı. Fakat kaybetti ve buradan öğrendiklerini daha basit ve potansiyel getirisi öngörülebilir bir yapıyla harmanladı: Yine sekiz farklı ama “o kadar da farklı olmayan” suçlu, seksi, silah ustası, esprili, kurnaz ve iş kara düzene gelince maharetinden sual olunmayan karakterden oluşan bir ekibi özellikle dizi sektörü için otantik kabul edilen bir coğrafyada yazılan soygun hikayesinin ortasına oturttu. Sonuç da belki de çok daha düşük maliyetli bir yatırımla daha yüksek bir getiri oldu.

Bu varsayımdan hareketle Netflix ve benzeri platformların gelir kaygısıyla içerik çeşitliliğinden uzaklaşıp gittikçe ana akımlaşan bir yolda ilerlemesi, uzun vadede izleyicinin farklı içeriklerle karşılaşamayacak olması tehlikesini barındırıyor. Bilim kurgu, drama, macera adına farklı isimlerde gittikçe birbirine benzeşen, öncülerinin karması olan kolaj örneklere alışırken, bir noktadan sonra farklı olanı, sorgulatanı ve düşündüreni “piyasa koşullarından” ve bazı toplumsal normların baskınlığından dolayı izleyememe tehlikesini barındıran bir ekosisteme adım atıyoruz. Örneğin her Black Mirror bölümü gittikçe birbirine benziyor, bundan 100 küsür yıl sonrasını anlatan çoğu distopya dizisi neredeyse Blade Runner arka planında çekiliyor. Dolayısıyla dizi ve film endüstrisinde hakimiyet kuran bu yeni düzen kolaylık ve erişilebilirlik sağladığı gibi izleyicileri gerçek bir distopyaya götürme tehlikesini de içinde barındırıyor.

Dijital dönüşümün dünya çapında internete erişimi olan kullanıcılara muazzam bir kolaylık ve erişebilirlik sağladığı aşikâr, Netflix gibi platformlar da bu erişilebilirliği gördüğümüz önemli bir noktada bulunuyor. Son derece cüzi bir ücretle üye olunabilen bu platformlarda hemen hemen istenen her türlü içeriğe ulaşabilmek de mümkün. Fakat azami düzeyde veri ve gelir odaklı bir şekilde yönetilen bu platformların içerik üretimleri tekdüzeleşme, kullanıcının yeni içerikler ve türler keşfetme merakını köreltme ve uzun vadede çeşitliliği sınırlama riskini taşıyor. İlerleyen dönemlerde avantajların risklere baskın gelip gelemeyeceği bilinmez, fakat artık hayatın hemen her alanında dijital platformların ürün ve hizmetlere hakimiyet kuracağını söyleyebiliriz. Bu durumda kullanıcılara ve izleyicilere de bireysel olarak daha önemli roller düşüyor, bunlardan biri de şüphesiz yeni ve sorgulanabilir olana dair ilgiyi, merakı asla kaybetmemek.

Kaynaklar
[1] “App economy to grow to $6.3 trillion in 2021, user base to nearly double to 6.3 billion” (2017) TechCrunch.
[2] “Netflix cancels Sense8 after two seasons” (2017) The Verge.
[3] “‘Your love has brought Sense8 back to life’: cancelled Netflix show wins two-hour finale” (2018) The Guardian.