Kategori: Sinema

Herkesin sakladığı bir şeyler vardır

Serkan Murat Kırıkçı, serkanmkirikci@gmail.com

Serkan Kirikci gorsel
Görsel: Seda Sarhan

“Gelişen teknoloji hayatımızı nasıl etkiliyor, nasıl etkileyecek?” sorusu üzerine düşündüğümüzde tahminlerimizin dayanakları filmler ve kitaplar oluyor. Doğru çıktıklarını gördüğümüz örnekleri referans alıyoruz zira. Stanley Kubrick’in başyapıtı 2001: A Space Odyssey’de görüntülü görüşmeye şahit olduğumuzda yıl 1968 idi. Şaşırmıştık. Henüz yazı ile bile anlık iletişim kuramıyorduk uzaktakiyle. Teknolojinin nasıl gelişeceğine dair distopyalar ile karanlık gerçeklerle karşılaştık. Robotların insanların sonunu getireceğini, bunun bitmek bilmeyen bir savaş olduğunu gördük. Zamanda yolculuklar yapıldığını gördük. Terminator ile tanıştık. Maymunlar Gezegeni serisinde gelişenin sadece teknoloji olmayabileceğini de gördük. Blade Runner gibi filmler, teknolojik gelişmelerin hayatımızda ne gibi değişikliklere yol açabileceğine dair bize benzer fikirler verdi: İnsanların yalnızlaşması, gündelik hayatın rutinlerinin değişimi, her şeyin olabildiğince öz olması… Yemek için haplar, seks için programlar, programlanmış hisler… Oturduğun yerden her şeyi yapabilme hissi… Filmler ve kitaplar her seferinde bir adım öteye giderek ilerliyor. Beklentilerimizi de yaratıyorlar. Milenyuma girerken bambaşka bir boyuta geçeceğimizi düşünmedik mi? Uçan arabalar, robotlar, akıllı cihazlar, uzayla aramızdaki mesafenin kısalması gibi beklentilerimiz vardı. Geleceğe Dönüş serisindeki uçan kaykayın çıkmasını beklemiştik. Geleceğe dair fütürist her şeyin gerçekleşmesini bekliyorduk. Gelecek senaryoları denildiğinde konuya en çok kafa yoranlardan biri Andrew Niccol, 2018 yılına da bir önerme bıraktı.

Kadınlar, billboardlar ve gri zonlar üzerine…

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

seda illustrasyon
Çizim: Seda Sarhan

Bu yıl en iyi kadın oyuncu Oscar’ını Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri, 2017) filmindeki rolüyle Frances McDormand, Cannes Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü de Fatih Akın’ın Aus dem Nichts (In The Fade / Paramparça, 2017) filminin başrol oyuncusu Diane Kruger aldı. İki film de farklı festivallerde ve farklı kategorilerde pek çok ödül sahibi olmasına rağmen, ayrı ayrı iki güçlü kadın karakterin adalet arayışını anlatan filmlerin başrol oyuncularının başarılı performanslarının karşılık bulmuş olması beni ayrıca sevindirdi.

Stalin’in ölümü üzerine

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

stalinin_olumu_afis

İnsanlara hakikati anlatacaksanız onları güldürmelisiniz; yoksa sizi öldürürler.”

Armando İannucci’nin 2017 sonunda gösterime giren Stalin’in Ölümü filmi bu sözü alıntılayarak başlasaydı herhalde şaşırmazdım. Siyasi hiciv (satir, taşlama) içeren filmleri hele bir de kara komedi öğeleri de içeriyorsa, belki de meslek hastalığı (siyaset bilimciyim) gereği sevmeye meyilliyim. Stalin’in Ölümü’nü de bir süredir izlemek istiyordum; temelde komik bir film olacağını beklemekteydim; ama bu kadarını hayal dahi edememiştim. Bu noktada bir uyarı yapmam gerekiyor: Film gerçekten karanlık ve izleyeni çıldırtırcasına korkunç. Üstelik de bütün sevimliliğine ve güzelliğine rağmen! Yani bu herkese göre bir film değil.

İnsanlıktan kareler, kareden insanlıklar

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

kare cmyk

İsveçli yönetmen Ruben Östlund’un filmi “Kare” (The Square, 2017), Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülüne layık görüldü ve bir takım tartışmaları da beraberinde getirdi. İzleyicilerden en sık gelen yorumlar, filmin gereksiz uzun bulunmasına ve havada kalıp tatmin edici bulunmayan bir sona yönelik. Eleştirmenler ise genelde filmin birbirine geçen çok katmanlı ve temalı yapısının dağınıklığına değinmişler. Filmin afişinde ve fragmanında yer verilmiş olan performansın rahatsız ediciliği de ortak şikayetler arasında.

Yanar-donar hikayeler: Game of Thrones

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

beril çizim
Çizim: Beril Açıkgöz

Bu yazıda kısa öykü ve televizyon senaryosu yazarı George R.R. Martin’in 1996’da yayınlanan A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı) adlı eserinin, 2011’de romandan yapılan uyarlaması üzerine yazmak istedim. Adı Game of Thrones (Taht Oyunları) olan bu dizi popüler okuma nesnesi köşe yazısı olan, yazdığının dizisi çekilmeyen yazara insan muamelesi yapılmayan dünyamızın popüler kültür ortamlarını yaktı kavurdu. Öyle ki dizi romanın hem popülarite hem de içerik olarak önüne geçti. Dizi 5. sezonu itibariyle romanda anlatılan senaryonun ötesine giderek hem romanda cevaplanmamış bazı soruları cevapladı, hem de farklı noktalara gitmeye başladı.

Kedilere, insanlara ve üçüncü adlara dair: Kedi

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Kedi-webposter (1)

T.S Eliot, ünlü şiiri Kedilerin Adlandırılması’nda (The Naming of Cats-Old Possums Book of Practical Cats, 1939), kedilerin en az üç ayrı ada sahip olmaları gerektiğini söyler. Birinci sırada gündelik, sıradan adları vardır, ikinci olarak da daha özel ve gururlu adları vardır. Bunların üstünde ve dışında bulunan üçüncü adlarının ise dile getirilemeyeceğini söyler. T.S Eliot’a göre hangi kategorilerdedirler bilinmez ama Ceyda Torun’un yönettiği, Türk-Amerikan ortak yapımı Kedi (2016) belgesel filmindeki kedilerin isimleri de kendileri kadar renkli: Sarı, Bengü, Psikopat, Deniz, Aslan Parçası, Duman, Gamsız…

Sevecen Bengü yumuşak, karşı cinslerinin bile korkulu rüyası (dişi) Psikopat ise sert sevilmekten hoşlanıyor. Gamsız bulduğu her aralıktan içeri arsızca sızar, Deniz pazarın altını üstüne getirirken, asil kedi Duman ise düşük kalorili diyet ile beslendiği lüks restorandaki köşesinden kıpırdamıyor. Aslan Parçası, balık lokantasının istenmeyen misafirleri fareler ile özel eğitilmişcesine cansiparane mücadele ediyor. Sarı’nın da homo sapiens anneler gibi anne olalı çok değiştiği söyleniyor. Aslında şöyle bir bakınca, karakter farklılıkları ve fırsat eşitsizlikleri açısından da homo sapiensi andırıyorlar.

Bir renkten öte: Blue

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Melankoli ve hüzün ile bağdaştırılan “feeling blue” deyişini Google translate’e yazdığımda, “mavi hissetmek” çevirisi ile karşılaştım. “I feel blue” yazarak aradığım doğru cevabı teyit ederken, bir yandan da düşünmedim değil: Bir renk nasıl hissedilir ki? Ters açıdan bakan Fernando Pessoa ise, Huzursuzluğun Kitabı’nda (Livro do Desassossego, 1982) “Hissetmek- ne renktir?” diye sorar. Farklı algıları tek bir paydada birleştirebilen sinestezik kişiler için çok doğal sorulardır bunlar belki de.

Koca dünyalar ve küçük insanlar

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Film festivalleri ve ödül törenleri aracılığıyla seçkin olduğunu umduğumuz filmler hakkında ipuçları alarak izleme listelerimizi güncellediğimiz bir kış dönemini geride bıraktık (sevgili sinemaseverler diye bitirilesi bir cümleyle birlikte). Cemreler düştü, kağıt üstünde kış bitti, Virginia Woolf gibi ‘kimseye hiçbir borcumuz da yoktu belki ve öyleyse bir baharı hak ediyorduk’, ama olamadı. Denk geldiğim filmlerin çoğu da beklentimi karşılamadığı ya da üzerine yazılacak bir ilham bulamadığım için de sanırım bu yazı, hem bir şey yapmayan, hem başkalarının yaptığını beğenmeyen kişi homurdanmalarıyla geçecek. Memnuniyetsiz ifadeyle “Kim kesti bu saçı?” diye soran kuaför gibi olacağım. Meslektaşıma ya kötü diyeceğim, ya eksik bulacağım. Yaşıtım kişi çocuksu olacak ya da hayat gailesi olmayacak. Bir tanıdık daha doğduğu gün itibarıyla sahip olduğu olanaklardan ötürü hayata 5-0 önde başlamış olacak. Millet yata yata okuyacak, işi hazır olacak, kafaya bir şey takmadığı için neye üzüleceğinin farkında bile olmayacak, verileni güzelce yaşayacak. “Ba-yıl-dım lafına bayıldığımız doğrudur” ya da “bayılıyorsak meğer” gibisinden yorumlar yaparak mutlu olacak. Ama ben, ben yok mu ben, ne iyi mağdur olacağım, nasıl da mağdur, mükemmel olacağım. Anti-klişe timi asil üyesi ve kalipso kraliçesi olarak ritmik hareketlerle herkesi mutsuzluğa bulayacağım. Sonunda ise “Almanlıktan aldığım tadı hiçbir şeyden almadım” karikatüründeki Hitler gibi hissedecek ve size İsveç’te izlediğim Türk filminden ve de belki dönercilerden bahsedeceğim.

Hayır şenliği

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

no_ver5_xlg

Anayasa değişikliği paketi mecliste kabul edilip de referandum yolu açılınca, benim de aklıma pek çok kişi gibi 2012 yılının sonlarında seyrettiğim Pablo Larrain’in No filmi geldi. Filmde, 1988 yılında Şili’de Başkan Augusto Pinochet’in görev süresinin sekiz yıl daha uzatılıp uzatılmamasının oylandığı referandumdan önce Hayır kampı tarafından yürütülen televizyon kampanyası anlatılıyordu. Televizyon kampanyasını hazırlaması için popüler bir reklamcıyla anlaşılmış, reklamcı Hayır kampından yükselen itirazlara rağmen kampanyayı Pinochet’in yaptığı kötülüklerin değil, mutlu bir gelecek vaadinin üzerine kurmuştu. Kampanya, hayır oyu vermek istediği halde sosyalist bir düzene dönmekten korkan orta yaşlı seçmenlerle, Pinochet’in seçimde hile yapacağını düşünen genç seçmenleri hedeflemişti. Maruz kaldıkları tüm tehditlere rağmen kazandılar.

Masadaki doktor, Meçhul Kız ve Tereddüt

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Doktor olmak bazen uçakların kara kutusu olmaya benziyor, mesai dışı da dâhil. Bir bakmışsın ki, zincirleme arkadaş gruplarından oluşan kalabalık bir masada pizzanın gelmesini beklerken, ilk ve belki de son kez gördüğün insanların en mahremindesin, sırlarındasın. Doktora sormak için kenara atılan soruların, evrenin sırlarına dair merakların, telefonlarda duran raporların, chia tohumunun faydalarının, “göğsüm ağrıyor” klişesinin, karşıt görüş bildirsen masadakiler tarafından darp edileceğin sevimsiz hastane ve doktor öykülerinin muhatabı olmuşsundur istemsizce.