Kategori: Şubat/Mart 2016, Sayı: 1

Dumanlı havalar

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Kış mevsiminin en sevmediğim yanı dışarı adımımı attığım ya da pencereyi araladığım anda karşıma çıkan acı kömür kokusu. Evimin çok yakınındaki tek katlı bir evde sürekli kömür yakıldığı için kışın evi havalandırmak ciddi bir operasyona dönüştü. Evin bacasının tütmediği ya da ince ince tüttüğü bir anı kollayıp, evin sahipleri sobayı beslemeden pencereleri kapatmış olmam gerekiyor. Yoksa kaşla göz arasında bacalarından kesif bir duman bulutu yükseliyor ve bizim evin içine doluyor. Hava nispeten sıcak olduğu halde neden bu kadar çok kömür yaktıklarını sorduğumda evimde çalışan bakıcı hanım “o evlerin içinin soğuk olduğunu,” ama dumanın bu kadar kötü kokmasının sebebinin kötü kalite kömür kullanmaları olduğunu söylüyor.

Reklamlar

Değişim, eşitsizlik ve şehir efsaneleri

Nihan Akyelken, n.akyelken@gmail.com

Credit Suisse’in 2014 Küresel Refah Raporu’na göre, dünyanın en zengin kısmı dünya servetinin yarısından fazlasına sahip. Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin kapitalist sistemde eşitsizliği tartıştığı kitabının kısa süre içinde en çok satanlar listesine girmesi ve eşitsizliğin Avrupa siyasi söyleminde sıklıkla dile getirilmesi konuya ilginin arttığına işaret ediyor. Ancak, eşitsizlik, hâlâ, insanların kapitalist üretim sisteminin neresinde olduklarına göre değişen sosyal konumlarıyla eşlendirilmekte. Bu şekilde belirlenen sosyal konumlamaların tüketimden, tüketimin de kültürden bağımsız olarak görüldüğünü söylemek mümkün.

Yönler, etiketler, kimlikler

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

balik
Çizim: Nevin Öztürk

Apolitik olmak gurur duyulan bir şey değil belki. Bir eksiklik, belki de biraz güvende olma kaygısı. Aslında en çok da var olan seçenekler içerisinde ne istemediğini bilip, ne istediğini bilmemek üzerinden işleyen bir süreç. Hiç bir renk belli etmeyince etiketlenmemek ve sosyokültürel anlamda engebelerin daha az gözüktüğü bir hayatın insana kendini daha güvende hissettirmesi ise toplumsal açıdan acınası bir durum. Diğer yandan, politik görüşleri net olan ve tabiri caizse yer yer “atıp tutan” insanların da hayatta tutunabilmek, mesleki ideallerini gerçekleştirebilmek ve ailelerine düzgün bir yaşam sağlayabilmek adına pek tutarlı davranmadığı da herkesin görmeye alışık olduğu davranış biçimleri. Bu durum onların kişiliklerinden ödün vermelerine neden olup etik anlayışlarını mı sorgulatıyor acaba, yoksa bu sistemler silsilesi bu samimiyetsiz davranışlardan fazlasını hak etmiyor mu zaten? Hayata karşı delikanlı durmaya, net ve tutarlı olmaya çalışan bireyler için apolitik olmak vicdani bir rahatlık sağlıyor olsa gerek. Siyasal kimliklerin hala yönler üzerinden ifade edilmesi ise bazenç gülünç gelmiyor değil. Herkes aynı hayatı yaşıyor ama kendilerini etiketledikleri siyasi yön kimlikleriyle örtüşebilmek adına bunu duyulmasını, görülmesini istedikleri şekillerde ifade ediyorlar sanki. Başkalarını kandırdıklarını zannederken aslında kendilerini kandırıyorlar. Temel (ve de kaba) olarak herkes kendi çıkarı doğrultusundaki (toprak, din, dil, giysi, vs) toplumsal ve bireysel özgürlüklerini savunuyor aslında. Ve maalesef işler “bugün tüm içkiler benden, herkese her türlü özgürlük ve hugs for free!” mantalitesi ile yürütülemiyor. Bazı özgürlükler çok basit gözükmekle beraber büyük simgeler olup bizleri biz yapan unsurları parçalayan, istismar edilen maddeler olabiliyor. Bu durumda kime, hangi özgürlüğü ne kadar vermeliyiz? Buna kim karar veriyor? Her gün değişen yasalar mı? Ülkenin tamamından sorumlu olmakla beraber sadece belli kesim (%50 olur, aile ve eş dostluk %5 olur, karar veremedim) üzerine kafa yoran yöneticiler mi yoksa onların belirlediği hukukçular mı, eğitimciler mi? Gözlerinin içi gülenler, siz de etiketler üzerinden söyleyeceklerimden çok mutlu olmayabilirsiniz. Ön yargılara hapsolmamak adına genel konuşmak, bir tozbulutu olup fezada süzülme riskini beraberinde getiriyor kesinlikle, hissediyorum.

Hukuk ve Güneydoğu’daki durum

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Anaakım medyada, özellikle televizyon kanallarında kendilerine pek yer bulamasalar da, Güneydoğu’daki çatışmalarda siviller ölüyor. Internette dolaşan fotoğraflardan öğreniyoruz, hikayelerini okuyoruz. Bazı durumlarda insanlar yakınlarını gömemiyorlar, cesetler sokakta kalıyor. Sivil oldukları belli, çünkü bebekler, çocuklar, ihtiyar kadın ve erkekler terörist olamaz.

Güneydoğu’daki sokağa çıkma yasağı hangi mevzuata dayanıyor? Sivillerin ölümüyle ilgili sorumluların hesap verme ihtimali var mı? Olaylar tamamen hukuk dışında gelişiyor ve buna şaşırmamalı mıyız?

Definitely maybe ya da joker hakkı

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com Her seçim, seçilmeyenin “keşke” olasılığı ile beraber geliyor. Milyonlarca “sliding doors”, yığınla “the road not taken” olasılıklarını gerek hayatımızın mihenk noktalarındaki büyük kararlarda; gerek ise gündelik yaşamımızdaki en ufak jestimizle bile yaşıyoruz […]

Suriye: Yıkıl git, diren kal!

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Suriye ile ilgili haber 2236 SURIYE.inddve yorumları düzenli olarak takip ediyor değilim. Haberlerde ve tartışma programlarında duyduğum kadarıyla aklımda olaylar ve isimler kalmıştı: Esad/Esed, Amerika’nın terör örgütü ilan ettiği Nusra, Özgür Suriye Ordusu, Kobani, Rojava, PYD, YPG, Ezidiler, kimyasal silahlar, sınırda durdurulan MİT tırları, güneydoğuda savaşçıların tedavi edildiği klinikler, tampon bölge, eğit-donat programı, Reyhanlı saldırısı, Suriye’den gelip perişan durumda yaşayan, trafik ışıklarında dilenen mülteciler, rehinelerin kafasını kesen IŞİD/DEAŞ, yıkılan Palmira antik kenti, 6-7 Ekim olayları, Süleyman Şah türbesi, Suruç saldırısı, Yunanistan’a geçmeye çalışırken boğulup cesedi karaya vuran mülteciler, Aylan Kurdi’nin o içler acısı fotoğrafı, Merkel’in ziyareti, Ankara saldırısı, Rusya’nın müdahalesi, Türkmenlerin durumu… Bütün bunlar sanki büyük bir yapbozun rastgele parçaları gibiydiler, ama resmin bütünüyle ilgili bir izlenim oluşmuştu kafamda: Türkiye hükümeti, muhalifleri destekleyerek iç savaşın büyümesine yol açan aktörlerden biri haline geldi. Hem mültecilerin durumu, hem IŞİD tehdidi, hem de Suriye’deki gruplar arasındaki çatışmaların, bu grupların Türkiye’deki “akrabaları” arasında gerilime yol açması nedeniyle, Suriye’deki savaş Türkiye vatandaşları için de çok ciddi bir maliyet ve tehlike yarattı. Bütün bunlar hükümete desteği azaltmadı ve hükümete desteği azaltmayan şeyler olmamış kabul ediliyor, ama bunlar oldu.

Amy: İsmin ve bedenin arkasındaki ruh

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Amy-2015-movie-poster

Sanat üreten kesim; (gerçekten de sanat ürettikleri sürece) ilham alabilmek için, kendilerini iyi ifade edebilmek için, çoğu gece olan performanslarını sergileyip gündüzleri dinlenip yenilenmek için, günler süren ve o ışıklar altında saatlerin birbirine geçtiği dizi/film setlerinde rollerine konsantre olabilmek adına aralarda biraz “kafayı dağıtabilmek” için ve tek yönlü biletlerle bilinmezliklere seyahat edip “writer’s block”u aşabilmek için sıra dışı yaşamlar sürdürmekte ve bu döngü de toplum tarafından yadırganmamaktadır. Bir memur gibi sabah 08:00-akşam 17:00 saatlerinde çalışan, öğle arasında yemek, çocuk, yeni açılan marketin ucuzluklarını konuşan sanatçı hiç görmedim, duymadım ben. Diğer yandan, sanatçıların ayrıcalıklı yaşamlarına ve ortamlarına bir ucundan dahil olup, aslında sanat üretmeyen ve “cemiyet hayatının önde gelen isimlerinden” olup magazinlerde boy göstermesine rağmen, olayının ne olduğunu anlayamadığımız türlü simalar (ve de vücutlar) da yok değil. Sanatın ve sanatçının fıtratında olan kaotik yaşam; sanatçının sanatını besleyerek onu devleştirmenin yanı sıra, sanatçının içindeki kargaşayı güçlendirerek onu bir katastrofiye sürükleme gibi güçlere de sahipti. Amy Winehouse da hem sanatıyla gelen, hem de halihazırda olan kaotik yaşamın getirdiği şöhret ile devleşirken, bir yandan sürüklendiği katastrofi ile un ufak parçalara ayrılarak hayattan nasibini alacaktı.