Değişim, eşitsizlik ve şehir efsaneleri

Nihan Akyelken, n.akyelken@gmail.com

Credit Suisse’in 2014 Küresel Refah Raporu’na göre, dünyanın en zengin kısmı dünya servetinin yarısından fazlasına sahip. Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin kapitalist sistemde eşitsizliği tartıştığı kitabının kısa süre içinde en çok satanlar listesine girmesi ve eşitsizliğin Avrupa siyasi söyleminde sıklıkla dile getirilmesi konuya ilginin arttığına işaret ediyor. Ancak, eşitsizlik, hâlâ, insanların kapitalist üretim sisteminin neresinde olduklarına göre değişen sosyal konumlarıyla eşlendirilmekte. Bu şekilde belirlenen sosyal konumlamaların tüketimden, tüketimin de kültürden bağımsız olarak görüldüğünü söylemek mümkün.

İngiliz coğrafyacı David Harvey, sermaye dolaşımının, üretim sisteminin ötesinde, tüketim alışkanlıklarının tarihsel evrimi ile şekillendiğini vurgulamak için, insanların “at binme” arzularının “BMW araba kullanma” tutkusuna dönüşmesinin iyi bir nedeni, bunun da sermayenin kendini yenileme ihtiyacı olduğunu söylemişti.

Bu tarihsel dönüşümler, aslında günlük şehir hayatının tam da ortasında vücut buluyor; efsanelerle, kendileriyle ilgili gerçekleri ararken hayale dönenlerle gerçekleşiyor. Çünkü günümüz şehir efsaneleri, içlerinde canavarlar ve periler olmadığından gerçek gibi; gerçekçi olan efsaneler ise düzenin kalıcılığını ve devamını sağlamak için birebir.

“Çünkü ben buna değerim!”

“Çünkü ben buna değerim!” haykırışları ve beraberinde gelen bireysel arzuları merkezileştiren kişisel gelişim sektörü mesela. İş hayatında insanları etkilemekten evlilik kurtarımına, zamanını nasıl kullanman gerektiğinden muazzam, çok değerli bir varlık olduğunu hatırlamana, iyi bir anne olmaktan ölümle nasıl baş edeceğine kadar her şeyin reçetesini sunarken, seni, küçücük seni, bizzat senin, sana ait çıkarlarından, kısacık olduğuna ikna ettiği hayatta kocaman ediveriyor.

Ünlü insanların inanılmaz başarı hikâyeleriyle uykuya dalmış, mega kentlerin dışına çıktığında hayatı kaçırmaktan şikayet eden bir diğeri ise, ufak bir sosyal çalkantıda başına geleceklerden habersiz, koltuğunda kaykılıp da dışarıdan bakamadığı hayatında edilgen, dolu sandığı şehir hayatında kaybolup gitmekte.

Herhangi bir toplumsal kriz sonrası veya şehir değiştirme, işten ayrılma, evlilik, doğum, ölüm gibi kişisel hayat dönüşümleriyle soruyor insan: Nasıl yaşamalı? Düşünen insanlar, iyi insan olmayı dert edinerek yüzyıllar öncesinde nasıl yaşanması gerektiğine dair çok kafa yordular. Şimdiki zamanlar bu sorudan aynı şeyi anlamıyor elbette.

Uzun süreli ilişkisini bitirmiş genç bir adam, aşk acısıyla baş etme minvalli bir kitap okuyorken açıklamıştı bunun yapılacak en rasyonel davranış olduğunu: Aşk, yas, stres ve benzeri ortak duygularmış ve dünyada aynı duyguyu yaşamış milyonlarca insan varken, bunların mutlaka ortak bir çözümü olmalıymış.

Zamanla ben merkezîleşen insanın biricik duygularını ortak paydaya oturtma çabaları, bireyselleştiğini sanırken giderek ötekine benzeten toplumsal yaptırımların trajikomik sahnelerinden biri yalnızca. Bu tuhaf sahnede insan, zihinsel statükosunu bozacak devrimsel dış etkenlere kapalı, her şeyin ortak bir çözümü olduğundan şüphe etmiyor. Sistemsel bir değişimin hayalini bile kuramıyor, paylaşımı yalnızca bireysel sancıyı dindirmek amaçlı ortak sorunlar üzerinden yapmaya meyilli. Biricik duygular, ihtiraslar üzerinden kurulabilecek toplumsal bağlar içinse suskun.

***

“Para kazanmak için yapıyorum bunu. Ama derdim başka…”

“Ne derdi?”

“Dert işte ya, olur ya her insanın bi’ derdi.”

Birkaç sene evvel, İstanbul’da uzun süre görüşmediğim bir arkadaşımla geçen konuşmadan. Bu fark ilk defa alelade bir konuşmada geçiyordu. Bu dert – ya da rahatsızlık, huzursuzluk – ya insanın hayatına ya da insanın kendisine şekil verir. Bu derdin yapıbozumculuğu insanın içinde başlarsa sessiz bir felaket. Ancak, hayatına verdiği bozum ise daha karmaşık bir yapı içerir; ve aslında yapıcıdır. Ve bu rahatsızlığın hayata vereceği anlamdan mahrum kalmak, özel ve kamu, iş ve aile hayatı, toplumsal ve bireysel ikiciliklere bel bağlamakla, bunların arasında kesin ve sert duvarlar örmekle eş değerdir.

nihan
Fotoğraf: Nihan Akyelken

“Alternatif yok!”

Öz gelişimi bile kalıplaştırılan, özgürleştiğini sanırken hayatını sunulan kategorilere göre düzenleyen insan, başka bir modern şehir efsanesi olan “Alternatif yok!” sloganını da içselleştirince tam anlamıyla kıvama gelmiş oluyor.

“Fikirler, arkalarında kalabalıkları sever,” diyor Ahmet Hamdi. Eylemler ise, sorunun büyüklüğünden korkuyor. Uluslararası kalkınma alanında yapılan araştırmalara göre, toplumsal sorunlar ne kadar az kişiyle örneklendirilirse o kadar çok dikkat çekiyor. Mesela, Afrika’da yaşayan yoksul bir kız öğrenci için toplanan yardımın, Afrika genelindeki yoksulluğu gidermek amacıyla toplanandan daha fazla olduğu gözlemlenmiş.

Toplumsal hareketlerde ise yoğunlaşabilmek amacıyla, mekânın küçüğü makbul. Tepkiselliğin sığınabildiği fiziksel mekânlar, tarih boyunca toplumsal hareketlerin merkezi oldular. Oysa ki, insan topluluklarının etki alanları genişledikçe büyüyor. Sosyal hayatın, bütün bu fiziksel mekân ve uzaklıklarla neredeyse tezat yönde ilerleyen tuhaf ölçekleri var. Coğrafi bölgeler, bölgelerden ülkeler, ülkelerden kentler diye küçülerek daha çok ses çıkarabiliyorken, insan hareketi çoğaldıkça etki yaratıyor.

Toplumsal tepkinin bile zamansal ve mekânsal sınırlarının bireyden bağımsız çizilmesi, insanın dikkatini çeken şeylerin, isyanının veya eylemliliğinin tarihsel evrimiyle örneklendirilebilir. Günümüzde adeta “sermaye” kelimesinin yerine geçen “yenilik (inovasyon)” tarihine bakıldığında, 16. yüzyılda bu kelimenin bir tabu olduğunu, hatta sistemi değiştirenlerin sosyal yenilikçiler olarak addedilip büyük bir cezaya tabi edildiğini görürüz. Şimdilerde ise, örgütlenmeyle “sistem yıkan” sosyal yenilikçilik, başlı başına bir sektör, bireysel girişimcilik; düzenin içinden çıkamadığı çevresel ve ekonomik sürdürülebilirlik kısıtlamalarına “yenilikçi çözümler” arıyor.

Sonuç olarak, yaşamlarımızın ekonomik ve sosyal boyutlarını tepeden inme söylemlerle belirlemek kolay. Önce bireyselliğe tutsak edilmiş sonra da alternatif bir düzeneğin olamayacağı efsanesiyle bezenmiş toplumlar -özellikle bu söylemlerin yanıltıcı olduğu durumlarda- yarı yolda kalmaya veya kandırılmaya mahkūm. Biricik duyguların bile kocaman fikirlerle beslendiği dünyada, kocaman eylemleri ve değişimleri ufak hesaplar ve analizlerle değiştirmek mümkün değil. Özgürlüğün, canımız ne isterse yapmaktan öteye gittiği, bireysel hayatlarımızda başkalarının çıkarlarını, arzularını, duygularını da özgürce içerebileceğimiz yıllarımız olsun.

Reklamlar