Kayaköy Sanat Kampı

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Bayramda Fethiye’de bir tatil köyünde pahalı ve biraz da sıkıcı bir tatil yaparken, Instagram’da Mithat’ın birkaç kilometre ötedeki Kayaköy Sanat Kampı’ndan ve kamptaki arkadaşlarıyla yaptığı doğa yürüyüşlerinden paylaştığı resimleri görüyor; açıkçası biraz kıskanıyordum. Dönüşte Mithat’tan kampla ilgili bir yazı istedim, ama kendisi sağolsun ukulele çalışmaları nedeniyle vakit bulamadı. Biz de aşağıdaki röportajı yaptık.

Mithat Kayaköy Sanat Kampı nasıl kurulmuş?

Nurdane Abla var, Mutlu’yla Ayşe’nin annesi. Ekşi Sözlük’te okuduklarımdan hatırladığım kadarıyla; 1985 yazında tütün hasadı ile ilgili bir sıkıntı yaşayıp da istedikleri kadar satış yapamayınca ekonomik olarak destek olsun diye pansiyon açmaya karar veriyor. İnsanlar “manyak mısın nasıl yapacaksın, bilmediğimiz bir şey” diye tepki veriyorlar, daha orada öyle bir şey hiç yokmuş o zaman, sonunda kayınpederini ikna ederek bir pansiyon açıyor. Açtığı pansiyona da ilk aylar boyunca kimse gelmiyor. O ilk senenin sonunda sanırım, emin de değilim tam, altı yatak kapasitesiyle açılmış ha bu arada, yağmura yakalandıkları için duş alma ihtiyacı duyan, yurtdışından da Allah bilir nereden Kayaköy’ü duymuş olan turistler tesadüfen buraya geliyorlar. Nurdane Hanım da çok anaç ve sıcakkanlı bir insandır zaten, onları orada çok iyi ağırlıyor. O kadar memnun kalıyorlar ki giderken pansiyon açılırken yapılan masrafların tamamını karşılayacak miktarda paraya yakın bir ödeme yapıyorlar.

Pansiyonun esas kampa evrildiği noktada önemli bir figür var, fotoğraf sanatçısı Faruk Akbaş. Pansiyon açıldıktan birkaç yıl sonra Kayaköy’de bir fotoğraf turu düzenliyor. Gidince göreceksin çok fotografik bir yer zaten, o harabeler, Rumların terkettiği evler, sokaklar, bedestenler… Orada bir kültür mirası var. Çiftçilik yapan Türkler ovada yaşıyormuş, zanaatkâr olan, tüccar olan Gayrimüslimler yukarıda yaşıyormuş. Mübadelede Gayrimüslimler gidiyorlar, yerlerine Türkleri getiriyorlar. Yunanistan’dan gelen Türkler de çiftçi olduğu için tepedeki Rum evlerinde kalmak istemiyorlar. Tekrar yavaş yavaş ovaya iniyorlar. Şu anda orası uzun bir süredir boş. Can Dündar’ın belgeseli gösteriliyor kamptaki ilk akşam zaten, orda detaylıca irdeleniyor bu mevzu. Sokaklar, kiliseler falan, gidince görürsün zaten. Oraya fotoğraf turu düzenliyor Faruk Akbaş.

Pansiyonun olduğu yer bu terkedilen evlerden biri mi?

Hayır, pansiyonun olduğu ev şu anda Kayaköy Sanat Kampı’nı işleten ailenin kendi evinin de olduğu arsası üzerinde, aile de orada yaşıyor. Hepsi Kayaköy’ün yerlileri. Terkedilen kısım müze zaten. Harabelerin adı da Kayaköy, insanların yaşadığı köyün adı da Kayaköy. Harabelerin adı Kayaköy Rum Evleri mi öyle bir şey. Müze Kart falan alıp giriyorsun güya da, ben yarı anarşist yarı bedavacı olduğumdan kenardan dolanıp para vermeden giriyorum. Orada Müze Kart diyor, öbür taraftan dolandın mı açık zaten her yer, tel mel yok yani.

Kayakoy4
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

Kampın hikayesini anlatıyordun…

Bildiğim kadarıyla şu anki formata yakın hale gelmesini sağlayan Mutlu’yla kuzeni Oğuz’un çalışmaları. Oğuz 2006’da trafik kazasında vefat etmiş, Allah rahmet eylesin, ben o yüzden hiç tanışamadım. Gidince göreceğin yapı taşı diyebileceğimiz binalar var, mesela mutfak ve bar olarak kullanılan yer, orayı Oğuz’la Mutlu 20’li yaşlarında inşa etmişler diye biliyorum. Üzerini ahşapla kapatıyorlar. Bizim o kaldığımız sana gösterdiğim ağaç tepesindeki kulübeyi de onlar yapıyorlar. Ha bir de; bu yaz Mutlu bahsetmişti; orada yaşayan bir adam varmış, şu an o da yaşamıyor, İstanbul’dan kaçıp gelmiş oraya. Mucit gibi bir tipmiş. Üniversite falan da okumamış sanırım ama çok meraklı ve becerikliymiş, sürekli bir şeyler okurmuş. Mutlu’nun şimdi yazları yaşadığı bir ev var, çok enteresan Frank Lloyd Wright tarzı bir beton ev yapmış. O adam oraya o evi yapmış, sonra bunlar o küçük diğer taş binaları yapmışlar, ahşap bungalovları yapmışlar zamanla. Daha sonra fotoğrafla kalmamış olay, fotoğrafın yanına bir de ritmci gelmiş, haydi ritm de olsun, bir tane ebru yapan arkadaşları varmış atıyorum hadi ebru da koyalım, sonra heykeltraş gelince hadi heykel (ahşap oyma) da koyalım şeklinde bu kampın temelini atmışlar diye biliyorum.

2006’daki kazada Oğuz vefat ettikten sonra Mutlu biraz daha duygusal yaklaşarak “bu Oğuz’un hayaliydi, insanlar daha huzurlu keyifli tatil geçirsin,” diye uğraşmaya devam etmiş, ilave bir motivasyon olmuş bu olay Mutlu’ya. Oğuz’un anısı devam etsin diye devam etmiş bir nevi. Mesela her sene gittiğimizde Oğuz’un dev bir fotoğrafı var, onu asarlar havuzun yanında bizim kaldığımız kulübenin dışına. Oğuz’un güzel bir fotoğrafı var orda. Tabii bir de Ayşe var, Mutlu’nun kardeşi bu arada. Ayşe de İngiltere’de falan okumuş, İngilizce bilen ve finansal konularla ilgilenen yetkili bir ablamız. Ayşe de çok uğraşıyor. Kim ne zaman gelecek, nerede kalacak, ödemelerin tahsilatı, kamp gelirleri-giderleri, işte yumurta geldi, et geldi, süt geldi, içki alındı BA/BS beyan edildi falan gibi tatsız mevzuların hepsini Ayşe organize ediyor. Mutlu ve Özgür de operasyon-faaliyet sorumluları, saha amirleri bir nevi. Gelenlere kampın tanıtılması, anlatılması, insanlara neyin nerede olduğunun bilgisi, kamp programının çıkartılması, yürüyüşlerin organize edilmesi, yürüyüşlere insanların götürülmesi, insanların yürüyüşlerden getirilmesi, kaza, arı sokması, bilmem ne ısırması falan olduğunda müdahale etmek için ilkyardım çantasıyla geziyorlar mesela. Her şeyle onlar ilgileniyorlar, her şeyi de düşünmüşler. Ben çok şaşırmıştım o yürüyüşlerde yanlarına tedbir olarak neler aldıklarını duyunca.

Kampta kaç kişi kalabiliyor?

Geçen sene bir kere 100 kişi ağırlamışlardı bizim ikinci haftamızda, çok zor olmuştu ama. Şu anda o yüzden 75’i 80’i geçmeyi istemiyorlar. Bayramda 80 kişiydi. Yan yana altı tane bungalov var, yan yana 8-9 tane taş ev var, iki-üç tane de ahşap kulübe var. Yani toplam 15-16 tane 3-4 kişiyi alabilecek yer var. Çadır kurulabilecek yerler ağaçların altı, çok konforlu bir şekilde ağaçların altında çadır kurulacak yerlere platform kurmuşlar. Toprak engebeli diye tahta bir zemin yapmışlar çadır alanlarına. Onu yine Mutlu akıl etmiş. Bir şeyler çakmış, onun üstüne kuruyorsun çadırını ki zemin düz oluyor o sayede, çadır kuran herkes ya bu çok güzel bir şey, çok büyük nimet falan dediler. Ben pek anlamam ama normalde direkt toprağa çadır kurarsan engebe oluyormuş filan diye anlattı arkadaşım Yusuf bana bu sene.

Peki kampta zaman nasıl geçiyor?

2014’ten beri her sene gidiyoruz, 2014’te bir hafta kaldık, 2015’te iki hafta kaldık, bu sene iki hafta daha kaldık. Ve ben bir iki hafta daha gideceğim bu yaz. Dokuz senedir gelen var her yaz. On üç senedir her yaz gelen var. 98’den beri gelen bile varmış.

Buraya Pazar günü gidiyorsun. Kendi çadırını götürürsen fiyat daha uygun, onların çadırını kullanırsan bir tık daha pahalı, onun dışında da bungalovlar var, ağaç evler var, taş evler var. Bunların da fiyatları aynı kendi banyosu tuvaleti olduğu için.

Pazar günü sabahtan itibaren akşama kadar kampa gelip yerleşmen lazım her hafta. Pazar sabahı orada olabilirsin, Pazar akşam en geç orada olman lazım. Kampa geliyorsun, yerleşiyorsun, alıyorlar seni karşılarına, gelen herkes ben şuradan geldim falan şeklinde, plaza ağzıyla “ice breaker” dediğimiz mevzu. Sonra Mutlu kendini tanıtıyor, Özgür’ü tanıtıyor, Ayşe’yi ve ekibin geri kalanını tek tek tanıtıp kamptan kısaca bahsediyor. Bu arada adındaki Sanat Kampı beni de çok germişti ilk gittiğimde, ulan ben el sanatları filansa, çok anlamam, kazma bir adamım napıcam demiştim ama hiç öyle değil. Ritm atölyesi var, salsa atölyesi var, ahşap oyma atölyesi var, deri atölyesi var, Yoga eğitmenimiz var Nedret Hanım, mandala atölyesi var. Seramik atölyesi var, stop motion atölyesi var, fotoğraf atölyesi var, jonglörlük atölyesi var, drama atölyesi var.Ama mesela ben bu sene hiçbir atölyeye katılmadım. Ben kendi atölyemi götüreceğim yanımda dedim, enstrüman çalıyorum ya işte öğrenmeye çalışıyorum, ukulelemi aldım bir köşeye çekildim insanlar atölyedeyken ben de onunla uğraştım. Hiçbir şeye katılmak zorunda da değilsin. Gelip kafana silah dayamıyorlar. İstersen hiçbir şey yapma yat hamağa devir götünü ayak parmaklarını seyret saatlerce, nihilizm atölyesi de adına ona iştirak et…

Kayakoy2
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

Doğa yürüyüşlerine ne zaman gidiliyor?

Her sabah kalkıyorsun, kahvaltını ediyorsun 10’a kadar. 8’den 10’a kadar kahvaltı var. 11’den 14:30’a kadar atölyeler var üç buçuk saat. 15’e kadar yemeğini yiyorsun, 15’ten sonra da o gün nerede yüzülecekse deniz kenarına program. İlk gün Darboğaz Koyu’na gidiyorsun, bir yere kadar araba götürüyor, sonra aşağı yürüyorsun. İkinci gün St. Nicholas adasına gidiyorsun. Arabayla Gemiler Koyu’na kadar götürüyor, yürüme falan yok, Gemiler Koyu’nda bekliyorsun, küçük küçük motorlara binip herkesi adaya taşıyorlar. Ada yakında zaten. Sonra adada yüzüyorsun, saat 6 gibi adanın tepesine çıkıyorsun. Adada eskiden bir manastır, bir medeniyet varmış, bu yıkıntıları geziyorsun, adanın tepesinden güneşin batışını tam karşından seyrediyorsun. Herkes o gün çantasına şarap atıyor, yukarıda şaraplarını açıp güneşin batışını seyrediyor herkes, fotoğraflarını çekiyor, güneş batmaya başlayınca aşağıya iniyorsun çok karanlık olmasın diye. Gün batımını seyredip o kızıllığı seyredip aşağıya iniyorsun. Sonra tekrar teknelerle Gemiler’e, Gemiler’den minibüsle kampa.

Kayakoy5
Fotoğraf: Mithat Erdoğan, St. Nicholas Adası

Üçüncü gün Çarşamba günü Likya yürüyüşü var. İstersen yürümezsin, minibüse binersin direkt Ölüdeniz’e götürürler. Ama ben yürüyeceğim dersen, kamptan çıkıp Ölüdeniz’e yürüyorsun iki saat sürüyor. Önde Özgür durur, arkada birisi durur, ortada birisi durur. Hatta ben o kadar çok gitmeye gelmeye başlayınca Mutlu şey dedi, abi önde sen dur ben arkaya gidiyorum dedi. Araya alıyorsun insanları ki kaybolan olmasın, daha önce olmuş çünkü. O yürüyüşün sonunda da mola vere vere 100 dakikada filan, çok güzel Likya Yolu’nun sonu, oradan aşağı Ölüdeniz’e iniyorsun, lagünün oraya, ondan sonra Ölüdeniz’de yüzüyorsun, ister içeri giriyorsun para verip, ister ücretsiz olan halk plajı kısmında. Geri dönüyorsun.

Perşembe günü boş gün yapıyorlar genelde. Boş gün de ne, insanlar Saklıkent’e gitmek istiyorlar, yamaç paraşütü yapmak istiyorlar, para-sailing yapmak istiyorlar, Mutlu da hepsini ayarlıyor doğma büyüme oralı olduğu için. Yamaç paraşütü için arkadaşı var yönlendiriyor, öteki için birisi var yönlendiriyor. Onlara yönlendiriyor isim alıyor, onlar seni ertesi gün gelip kamptan alıp etkinliğe götürüyorlar, geri getiriyorlar. Ama sen ekstra para veriyorsun. Mesela yamaç paraşütünü bir hafta önce 120 TL iken bayram haftası 200’e çıkarmıştı paraşütçü tayfa.

Cuma günü tekne turu var. Bu arada Çarşamba Ölüdeniz yürüyüşünün olduğu akşam Roots Bar diye bir bara götürüyorlar, orada yemek yenip canlı müzik dinleniyor. Yürüyerek 5-10 metre mesafede. Zaten kampın köpekleri Hobo ve Marley eşlik ediyor, onların eskortluğunda gidiyorsun. Herkesi götürüyorlar oraya, her gidenin yanında geliyorlar. Çok tatlılar onlar da. Bir gün rakı-balık gecesi oluyor akşamları, bir gün Roots Bar’da canlı müzik oluyor, Cuma günü de tekne turu. Tekne turundan geldikten sonra beş gün boyunca atölyede ne yaptıysan, 20 saatlik çalışmanın ürünü eserler, performanslar sergileniyor. Nedir işte; ritm atölyesi çıkıyor mini konser veriyor sahnede. Mandalacılar mandalalarını sergiliyor. Seramikçiler seramiklerini sergiliyor, takıcılar takılarını, dericiler derilerini sergiliyorlar…

Cuma günü kapanış partisi. Herkes gönüllülük esası ile biraz para veriyor. Ne kadar farklı meyve varsa civarda meyvelerin hepsi alınıyor. Ne kadar içki varsa o içkiler alınıyor. Bir kazana meyveler doğranıyor. Alınan içkiler atılıyor. Tüm içkiler atılıyor, tüm meyveler doğranıyor ve çuvalla buz atılıyor. O cadı kazanı gibi kocaman bir kazan onu karıştırıp herkes kepçeyi daldırıp punch alıyor ve eğleniyorsun kampın barında.

Ha bir gün de Soğuksu Koyu’na götürüyorlar, Soğuksu Koyu da gene yürüyüş mesafesinde, orada bir soğuk su kaynağı var. Su buz gibi girdiğinde böyle akıntılar geçiyor falan. Sonra o soğuk su kaynağına yüzüyorsun toton donuyor oraya giriyorsun lagün gibi bir yer. Her denize gidişimizde bir karı-koca var gelen, tekneleriyle gözleme yapan. Sencer Abi’yle eşi, onlar da çok komikler. Özgür arıyor diyor ki abi biz Darboğaz’a geldik diyor, tamam geliyorum diyor, kapatıyor, hop alıyor motoru, eşiyle beraber geliyor, eşi şöyle ayağını uzatmış önünde sac… Yüzünce acıkıyor herkes, öğle yemeğinden akşam yemeğine kadar da vakit var. Gözleme yapıyor sen suyun içine giriyorsun parayı uzatıyorsun suyun içinden o sana gözlemeyi veriyor filan. Bir sürü güzel anekdot var bak konuştukça aklıma geliyor. Ben lüks istemiyorum, İstanbul’daki ortamımı tatile taşımayayım diyorsan iyi. Ama ben götümü yayayım yatayım her yer beton olsun, aman böcek sevmem, lüks severim filan diyorsan sana göre bir tatil değil. Ben böceklerden korkan bir adamdım, iki senedir burada örümcekler ısırarak uyandırıyor beni filan… Alıp böyle bırakıyorum boynumdan falan örümceği, öyle bir adam oldum, biraz doğayla bütünleşmene de sebep oluyor aslında, güzel yani.

Cuma günü de bu parti marti olduktan sonra Cumartesi günü en melankolik gün. Çünkü bir haftada sürekli insanlarla iç içesin, herkes arkadaşın kardeşin gibi oluyor. O toparlanıyor gidiyor o toparlanıyor gidiyor, Facebook’lar alınıyor, telefon numaraları alınıyor. Sonra görüşürüz’lerin yalan olduğu vardır ya, sonra görüşürüz – görüşmediler filan, Kayaköy’dekilerle biz sapık gibi görüşüyoruz üç senedir. Kayaköy’den kimle arkadaş olup Facebook’ta eklediysek sürekli konuşma halindeyiz, bize geliyorlar biz gidiyoruz, bir sene sonra aynı zamana denk getirmeye çalışıyoruz İstanbul’da görüşüyoruz. Oradaki arkadaşlıklar da bir garip oluyor.

Kayakoy3
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

Çocuklu bir aileden bahsetmiştin. Onlar ne yaptı?

Baba ahşap oymaya katıldı sanırım. Anne de mandalaya katıldı galiba. Çocuk da geziyor işte ortada, bir babasının yanına gidiyor, bir annesinin yanına gidiyor, herkes göz kulak oluyor zaten. Çok eğlenceli bir ortam ufak çocuklar için de.

Herkes göz-kulak oluyor çocuğa yani?

Tabii tabii. Hatta bak şunu da anlatayım; kampta şöyle bir şey var gözlemlediğim: İstanbul’dan iki bilgisayarımızı götürdük, telefonlarımızı götürdük, İstanbul’da ortada bırakamayacağın her şeyi yanımıza aldık biz. İkinci günden sonra ise şöyle oldu: Ne kapı kilitliyorsun, ne pencere kilitliyorsun, mesela gece yatmaya gidiyorsun aa hassiktir ya Iphone’um bardaki masada kaldı, neyse koy götüne sabah gider alırım deyip rahatça uyuyorsun. Sabah git orada durur o telefon. Kimse tenezzül etmez bir şey yapmaz, yani ben kimsenin başına geldiğini duymadım kaç senedir. Birazcık komün gibi. Kimsenin mülkiyeti çok fazla siklemediği bir ortam.

Ama çalışanlar var herhalde orada?

Çalışanlar da şu kafada: Kâr amacı gütme muhabbeti var ya, turizmde daha fazla kazanma muhabbeti. Mesela bu sene Mutlu St. Nicholas’a gidilirken insanlara diyor ki: Ya burda gün batımı olacak, şarap içiyoruz biz genelde diyor, şarap getirmenizi tavsiye ederiz, diyor. Döndü Özgür’e, bizde şarap vardı ama Özgür ne kadar bizdeki şaraplar ya dedi. Özgür de dedi ki işte 20 lira. Haa, bizdeki şaraplar pahalıymış, yolda bir tane bakkal var orda altı liraya da şarap var isterseniz ordan alırsınız, dedi. Öyle bir adam. Bazen de amatör ruh gerekiyor işte o kadar makineleşmemiş adam hala. İstersen yirmi liraya bendeki şarabı al istersen ben seni bakkalda durduracağım, ordan altı liralık şarap al. Her gün yürüyüşe giderken her seferinde farklı bir bakkalda duruyor. Çünkü o köyün bir sakini, denge politikası güdüyor. Bir gün kendi bakkalları var köyün içinde orada duruyor Ekiz Gıda’da, bir gün başka bir bilmem ne market bilmem ne Gıda’da duruyor, öbür gün başka birinde falan. Ha bu arada yediğin içtiğin her şeyin büyük bir kısmı orada kampta tarlada yetişiyor. Tarlaların arasındasın zaten. Her taraf ekili tarla, bostan. Serbest gezen tavuğu bile ben orada gördüm, tavuklar hakikaten serbest geziyor. Kümes yok. Tavuk var kümes yok. Tavuklar nereye gidiyor lan oğlum akşam dedim, oğlum tavuk gibi yatmak var ya dedi, ha dedim, hava kararınca ağaca çıkıyorlar lan işte dedi, baktım ağaçta guburuk gabarak diye uyuyorlar tepede. Hatta bizim bungalovun tepesinde tavuklar vardı geçen sene. Horozun biri de orada yatıyordu her sabah beşte uyandırıyordu bizi pezevenk. Yediğin içtiğin de o yüzden acayip lezzetli.

Üç öğün yemek çıkıyor. Mutfak var, mutfak ahşap bir bina yüksek tavanlı. Aslında istediğin zaman mutfağa gidip mutfaktan buzdolabından, tezgahtaki tencereden istediğini yiyebilirsin. Sadece üç öğüne bağlı kalmak zorunda değilsin. Ama yediğin tabağı su tutup bulaşık makinesine koyman lazım. Sadece onu istiyorlar senden. Onun dışında her şeyi yiyebilirsin, içebilirsin, yemek saatinde sıraya giriyorsun, orada gönüllü çalışan üniversite öğrencileri var. Aile var işleten. Üniversite öğrencileri ya barda çalışıyorlar, ya mutfakta çalışıyorlar ya da mıntıkada çalışıyorlar temizlikte ve ücretsiz tatil yapıyorlar. İki aile ve gelen üniversite öğrencileri. Geçen sene daha fazla üniversite öğrencisi vardı bu sene biraz daha azdı. Bu arada sen ben de gönüllü çalışabiliriz ha, üniversite öğrencisi vesaire olman şart değil. Mutlu’yu arayıp şu şu tarihlerde 15 gün geliyorum, mutfakta gönüllü çalışacağım yer var mı diyorsun, Mutlu var diyorsa gidiyorsun. Uyman gereken kurallar var. Nedir atıyorum; kahvaltı sekizde olacağı için gönüllüyken altı kırkta, altı ellide kalkman lazım. O da bir tecrübe, yapmak istersen yapabilirsin. Para vermiyorsun tatile, sana da onlar para vermiyor ama yediğin, içtiğin, yaptığın tatil, o yürüyüşlere her şeye katılıyorsun, sadece 4-5 saat çalışmanı bekliyorlar.

İnsan böyle şeyleri yazmaya da korkuyor…

Seda’nın lafıdır, herkese söyleme Mithat, bana hep öyle der.

Hem herkese söylememek lazım, hem de Şirince’de Sevan Nişanyan’ın başına gelenler var ya…

O konuda Mutlu’nun şöyle bir şansı var, oralı. Oranın bilinen Ekiz ailesi deyince, biliyor herkes, oralılar yani. 30 senedir, 35 senedir oradalar işte. Annesi 85’te pansiyon açmış yani hep oradalar. Zaten Mutlu’nun söylediği bir şey var ki çok mantıklı, bunu başka bir yerde, yerlisi olmadığın bir yerde yapmaya kalkarsan çok zor, büyük ihtimalle de yapamazsın diyor çünkü oranın yerlisi olman lazım.

Kampa ulaşım kolay mı?

Ulaşım arabayla gidecekseniz çok kolay. Fethiye’ye gidiyorsunuz Ölüdeniz’e, Ölüdeniz’den sonra Kayaköy Sanat Kampı yazıyorsunuz zaten navigasyon var, yanında kocaman bir otoparkı var, oraya arabanızı bırakıyorsunuz. Bu dediğim etkinliklere de minibüsle gitmek eğlenceli oluyor, camı açık minibüs, Manu Chao çalarak şarkı söyleyerek gidiyorsun. İstersen arabanla git tabii, biz mesela bu sene Seda’nın ayağı kırıldığı için arabayla minibüsleri takip ederek gittik. Ama benim aklım minibüste kaldı.

Civarda her şeyi bulabileceğiniz bir yer var. Mahrumiyet bölgesi değil. Hisarönü’nde kocaman marketler var. Popülasyonun çoğu İngiliz, emekli olup gelmişler. Kayaköy’de köy meydanında İngilizler second hand garage sale kuruyorlar hatta. Bu sene bir liraya orijinal Tottenham forması vardı pazarda. Her yer köyde köpek. İngilizler köpekleriyle gelmişler, onlar oradaki köpeklerle çiftleşmiş farklı ırklar falan çıkmış böyle anası Labrador babası Pincher falan, sokak köpeği gibi değil yani. İnsanları çok cana yakın. Aslında biraz dışa kapalı, pek interaktif insanlar değillermiş galiba eskiden ama bu turistler gide gele İngilizler yerleşince filan çok güzel bir şekilde orada iç içe uyum içinde yaşayabiliyor olmuşlar.

Daha çok kimler geliyor?

Her meslek grubu var, devlet memurları, akademisyenler, bizim gibi beyaz yakalılar, gezginler, müzisyenler, turist rehberleri, dans eğitmenleri, sporcular… Geçen sene Zonguldak’tan vergi müfettişi bir abi gelmişti mesela bak ilk aklıma gelen, mesleki dezenformasyon böyle bir şey. Onların da iki tane çocukları vardı dev bir çadırla geldiler iki oda bir salon böyle. Fotoğrafçı idi aynı zamanda, Zonguldak’ta madenle ilgili fotoğraf sergileri filan var. Ha bak bu sene mesela, benim çok sevdiğim bir grup var Zardan Adam diye onun gitaristini gördüm, tanıştım. O da kampa gelmiş tatile süper bir tesadüf oldu benim için. Nerden tanıyorum nerden tanıyorum adamı diye düşünürken Zardan Adam’ın gitaristi çıktı. Çok tiki con con, antipatik derecede steril tip görmedim. Gelen kitle beklentisi benzer olan insanlar oluyor. Kimsenin kimseye karışmadığı, kimsenin kimseyi yargılamadığı lokum gibi ütopik bir yer işte yani.

Kayakoy1
Fotoğraf: Mithat Erdoğan, Afkule Manastırı
Reklamlar