Post-factual democracy

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Yan Yol’un 12 Temmuz Salı günkü programında, Brexit ve Donald Trump’ın başkan adaylığı ile ilgili analizlerde sıkça dile getirilen “post-factual democracy” kavramını tartıştık. “Post-factual democracy”e, tam bir çeviri olmasa da “gerçeküstü demokrasi” adını taktık ve bu durumu, “politikacıların doğruyu söyleyip söylememelerinin seçmenlerin oy verme davranışlarına etki etmediği” yeni bir dönem olarak tanımladık. Gerçeklerin, olguların, doğruların bir önemi yoktu, politikacıların insanlarda hitap ettiği ya da harekete geçirdiği duygular önemliydi.

Peki gerçekler, olgular, doğrular bilinebilir miydi? Uzmanlar, teknokratlar doğruları, gerçekleri gerçekten biliyorlar mıydı, bildiklerine göre hareket ediyorlar mıydı? Örneğin Avrupa Birliği’nde, pek çok konuda karar yetkisi ulus devletlerden alınıp Brüksel’e (para politikaları söz konusu olduğunda ise Frankfurt’a) verildi. Ekonomik durumu farklılık gösteren ülkeler için tek bir merkezden alınan para politikası kararları ve AB’nin yaramaz güney Avrupa ülkelerinde mali disiplinin sağlanması için kurduğu baskı başta olmak üzere, pek çok alanda kararların teknokratlar tarafından verilmesi siyasi ve ekonomik açıdan riskli olarak değerlendiriliyordu. Birleşik Krallık Avrupa Para Birliği’nin üyesi değil, ama eskiden sanayinin ve madenciliğin güçlü olduğu yerlerde yaşayan insanları, Avrupa Birliği’ne ve göçmenlere karşı kışkırtmak zor olmadı. Avrupa Birliği’nden çıkış kampanyasının kullandığı “kontrolü geri alın!” sloganının başarısı, Avrupa Birliği’nde gücün merkezileşmesi ile ilgili endişeleri haklı çıkarıyordu.

Merkez bankalarının, Dünya Bankası’nın ve IMF’nin siyasi tartışmaların dışında bilimsel doğrular olarak kabul etmemizi beklediği neoliberal politikaların aslında hiç de öyle olmadığı 2007 kriziyle ortaya çıktı. Hiç kimse yaklaşan krizi öngöremedi, bir önlem alınamadı. Belki de ekonomistler gerçeklere, doğrulara o kadar da vakıf değillerdi. Zaten “kaybedenler”in gerçeklerine vakıf olmadıkları aşikardı, ama “ortak iyiliğimiz” için kayıpların verilmesi gerektiğine ikna etmişlerdi bizi. Artık hiçbir şey o kadar kesin görünmüyor.

Sosyal bilimlerde ideolojilerden, çıkarlardan bağımsız mutlak “gerçek ve doğrular” olup olmadığı, bunlara ulaşılsa bile politikacıların ya da teknokratların bunlara uygun hareket edip edemeyeceği büyük bir soru işareti. Verilere dayalı analizlerin doğru sonuçlar verebilmesi için modellerin çok dikkatli kurulması gerekiyor. Bilimsel çalışmalar doğru sonuçlar verse bile, hepimizin içinde devlet görevlilerinin çıkar gruplarıyla işbirliği yapabileceğine dair şüpheler var.

Pozitif bilimlerle uğraşan uzmanlar da şüpheden ve komplo teorilerinden nasiplerini alıyorlar. Üniversitede EFSA (European Food Safety Authority – Avrupa Gıda Güvenliği Kurumu) örneğini okumuştuk. Gıdaların “güvenli” olduğuna karar vererek Avrupa Birliği’nin Ortak Pazarında satılabilmesine olanak veren bu kurumdaki uzmanların ve bilim insanlarının, büyük sanayi kuruluşlarının etkisi altında kalabileceğine yönelik bir korku var. Örneğin bu kurum genetiği değiştirilmiş bir tohumun sağlığa zararlı olmadığına karar verdiğinde, insanlar acaba bu kararda tohum üreticisi büyük şirketin etkisi olmuş mudur diye düşünüyor. Tüm bu şüphelere karşın, liyakat ve uzmanlık sahibi insanların bilgilerinin ve görüşlerinin, popülist politikacıların işlerine gelmediği zaman aşağılama ve yok sayma girişimlerine karşın değerli olduğunu hiçbir zaman unutmamamız gerekiyor. de/da’nın bu sayısı için hazırladığım “Orman Kanunları” isimli makalenin son bölümünde, TEMA Vakfı’nın hazırlattığı, Berhal Vadisi’ndeki hidroelektrik santrallar ile hükümetin hayata geçirdiği/geçirmeyi planladığı 3. Havaalanı, 3. Köprü ve Kanal İstanbul projeleriyle ilgili uzman görüşlerinden alıntılara yer verdim. Belki bu görüşlerin rant ve oy kaygılarıyla yapılmış propaganda karşısında çok şansı yok. Ama yine de gerçeklerin seslendirilmesi, bir yerlere kaydedilmesi çok önemli.

Trump, Nigel Farage ve Boris Johnson gibi sağcı popülist politikacılar, insanların içindeki şüphelere, hayal kırıklığına ve öfkeye hitap ediyorlar. Seçilirlerse onlara oy veren insanların hayatında gerçek bir iyileşmeye neden olacaklarına dair hiçbir kanıt yok, ama böyle bir kanıta ihtiyaçları da yok. Yalan söylemeleri, söylediklerinin yalan olduğunun ortaya çıkması kendilerini destekleyen insanlar için önemli değil. İnsanlar onlara inanmak istiyor ve inanıyorlar. Belki de onları destekleyerek, şimdiye kadar kendilerini önemsemeyenlere, görmezden gelenlere bir ceza vermek istiyorlar. Gazeteciler, yorumcular gerçeklerin, olguların insanların kime oy verecekleriyle ilgili kararlarını etkilemediği bu yeni döneme “post-factual democracy” diyorlar.

Gerçeğin öneminin olmadığı bir ortamda, temsili demokrasilerde varlık sebebi gerçeğe ulaşamayacak durumda olan seçmen adına gerçeği araştırıp onu ortaya çıkarmak olan gazeteciler ne yapacak? Çoğunluk, bir ideolojinin ya da diğerinin borazanı haline gelmiş durumda. İnsanlar sadece kendi ideolojilerine yakın yayın organlarını takip ediyor, dışarıdan gelen hiçbir sesi içeri almayan, inanmak istediklerine inanmalarını kolaylaştıran bir “yankı odası”nda yaşıyorlar. The Guardian genel yayın yönetmeni Katherine Viner’ın 12 Temmuz’da yazdığı “Teknoloji gerçeği nasıl çarpıttı” başlıklı makalesi, insanların ana haber alma kaynağının Facebook haline gelmesinin, durumu nasıl kötüleştirdiğini anlatıyor. Facebook, insanlara aile ve arkadaşlarının, yani zaten kendileri gibi düşünme ihtimali yüksek kişilerin paylaşımlarını sunuyor. Bu paylaşımları, tıklama ihtimalinizin yüksek olduğu paylaşımları öne çıkaracak bir algoritma ile sıralıyor. Saygın medya kuruluşları ile diğerlerini ayırt etmiyor. Dijital medyanın gelir kaynağının tıklanma sayısına göre belirlendiği bu ortam, medya kuruluşlarını insanların duymak istediği ve ilgilerini çekecek hikayeler yazmak zorunda bırakıyor. Gerçeği araştırma ve bilgilerin gerçekliğini doğrulama, bir öncelik olmaktan çıkıyor. Üstelik Viner, medya kuruluşlarının geliri düşerken ve gazeteciler işten çıkartılırken, Facebook’un gelirinin sürekli yükseldiğinin altını çiziyor. Facebook, medya kuruluşlarının insanlara ulaşmasına aracılık ettiğini iddia ederken, aslında başkalarının ürettiği içerik üzerinden para kazanıyor.

Türkiye’de 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi, insanların Facebook’tan haber almasının olası sakıncalarını bir kez daha gözler önüne serdi. Darbe girişiminin ertesi günü, Facebook news feed’imde askerlerin linç edildiğini, gözaltına alınan askerlerin kötü muameleye maruz kaldığını gösteren birçok video görmeye başladım. Bu sırada sonradan yalan olduğu anlaşılan bilgi ve fotoğraflar da dolaşıma girdi. Askerlerin sivil halkın üzerine açtığı ateşle ilgili hiçbir video yoktu. Buna karşılık ana akım medyada askerlerin sivil halkın üzerine açtığı ateş ile ilgili videolar paylaşılırken, linç videolarına ve fotoğraflarına yer verilmiyordu. Gönüllü olarak çalıştığım yer olduğu için demiyorum, Medyascope’ta iki durumun görüntüleri de yayınlanıyordu.

Neler olup bittiğini anlayabilmek gibi bir iddiamız yok, ama kısıtlı da olsa fikir edinebilmek için sosyal medyaya da, tarafsız medya kuruluşlarına ve gerçek gazetecilere de her zamankinden çok ihtiyacımız var. Mevcut fikirlerimizin algımızı şekillendirmesine de izin vermemeliyiz, çünkü daha önce tecrübe etmediğimiz olaylar yaşanıyor. Yeni bilgilere ve analizlere hem açık fikirli, hem de tedbirli ve sorgulayıcı yaklaşmanın bir yolunu bulmak zorundayız.

Reklamlar