Şehir planlama eğitiminde “toplumsal cinsiyet”in yeri

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

Kentsel planlama ve yönetim, 21. yüzyılın acil kentsel sorunlarının çözümünde gerekli olduğu kadar, güncel planlama uygulamalarının, yeni yüzyılın zorluklarına ayak uydurmakta başarısız olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun da en önemli sebeplerinden birisi planlama eğitiminin 21. Yüzyılın gereksinimlerine yetişememesi ile ilgili. Birçok planlama okulu, akademik personel, bilgisayar, kütüphane materyalleri ve stüdyo alanlarını, çalışmalarını etkili bir şekilde yürütmek için kullanmaktan yoksun durumda.

Sadece planlama akademisyenleri değil, genel olarak yüksek eğitimli akademik personel, gerçekleştirmek istedikleri çalışmalarını imkanlı kılacak tesis ve kaynaklara erişim kazanmak için, ben de dahil, yaygın olarak yurt dışında çalışma olanakları aramaktayız. Pek çok planlama okulu, uluslararası planlama okulu örgütlerine üye olmadıkları için, etkin ve yaygın bir disiplin ağına dahil değil; dünyada olan biteni, yeni kavramsal çalışmaları, teknolojik ve yenilikçi uygulamaları takip edemediği gibi, planlama okulları arasında kurulabilecek, öğrencilerin eğitimleri sırasında farklı coğrafik, kültürel ve yönetsel sistemleri algılama ve öğrenmelerine olanak sağlayabilecek özel bir akreditasyon sisteminin sağlayabileceği girdi olanaklarından da faydalanamamaktadır.

Eğitimin her seviyesinde ve çeşidinde önemli olan toplumsal cinsiyet bilinci, uluslararası planlama pratiklerindeki önemine dair farkındalığın artmasına rağmen, uluslararası gündemde önem arz eden diğer pek çok konu gibi planlama okullarının ders programlarının ana modül parçası haline gelememiştir. Birçok planlama okulunda, sosyal eşitlik kavramı üzerine müfredat geliştirilmiş olsa da, bunların çok azında sosyal eşitlik kavramının bir parçası olan toplumsal cinsiyet temalı konuları içermektedir. Global Planning Education Network tarafından yapılmış olan güncel bir çalışma, şehir planlama derslerinin %65’inin cinsiyet eşitliği ile ilgili bir içeriğe sahip olmadığını göstermektedir.

Yan Yol’un 31 Mayıs’ta yayınlanan “Büyükşehirde kadın olmak” başlıklı bölümünde de bahsettiğimiz üzere, cinsiyete duyarlı kent planlarının geliştirilmesinin karşısındaki engeller ve zorlukların başında kültürel etkenler gelmekte. Kültürel etkenler ise planlama eğitiminin ve pratiklerinin cinsiyete duyarsız doğası ile açıklanabilir. Planlama eğitiminin ve planlama kural ve tüzüklerinin toplumsal cinsiyet nazarını içerecek şekilde tasarlanması ile cinsiyet duyarlı kentler yaratmak ve kültürel klişelere meydan okumak mümkün olabilir.

Planlama eğitiminin içeriği ve çıktıları, sadece mezun oldukta sonra “şehir plancısı” unvanını alacak öğrencileri ilgilendirmez. Keza, planlama eğitiminin en büyük zorluğu, yetiştirdiği plancıların ve onların gelecekteki pratiklerinin, yaşadığımız kentler için geliştirecekleri vizyon, hedef ve planlama araçlarının, maruz kalacağımız planlama müdahalelerinin öncelikle mimar, mühendis, hukukçu, yöneticiler tarafından anlaşılır olabilmesi, ama daha da önemlisi planlardan doğrudan etkilenecek olan vatandaş tarafından kabul görmesidir.

Dolayısıyla, yaşadığımız kentlerin “yaşanabilir” kentler olmasını istiyorsak, planlama eğitimi alan, toplumsal kapasite geliştirme üzerinde etkisi olan, kamu politikaları üretiminde ve karar mekanizmalarında yer alan herkesin, toplumsal cinsiyet, halk katılımı ve liderlik geliştirme ile ilgili eğitim almalarının sağlanması önemlidir. Bu da şuna işaret eder; her ne kadar bu makalede ortaya koyduğum tartışma, planlama eğitiminde toplumsal cinsiyetin yeri üzerineyse de, esasen toplumsal cinsiyet, her çeşit eğitim ve her seviyedeki eğitim programlarında yer alması gereken bir unsurdur.

Planlama meslek alanının toplumsal cinsiyet evrimi

Formel kent planlama eğitiminin verilmeye başlandığı 1909’a kadar plancılar, inşaat mühendisi, mimar, kamu sağlığı gibi uzmanlık alanlarından gelmekteydiler. Bu meslek alanlarında ise, mimarlık alanındaki az sayıda kadın hariç, erkekler egemendi. Planlama mesleğindeki bu cinsiyet dengesizliği, planlamaya konu olacak meselelerin tespiti, kavramsallaştırılması ve çözüm üretilmesi sırasında da yansımalarını bulmuştur. Planlamanın ana sorunsalları, plancılar ve toplumun geçmiş deneyimlerinden etkilenmiş, bugün de aynı şekilde devam etmektedir.

Güncel yaşantının bir parçası olan toplumsal cinsiyet yanlılığı, gerçekte, kent planlama eğitiminde, mesleki örgütlenmesinde ve uygulamasında da kendini göstermekte; yaşadığımız şehirler de bunun en büyük kanıtı. Planların görüşüldüğü ve onaylandığı yerel yönetim meclislerinde kadınların oranının çok düşük olması da plana farklı cinsiyet gruplarının (hatta buna rahatlıkla cinsel yönelim gruplarını da ekleyebiliriz) çıkarlarının yansıtılabilmesinin önünde duran bir başka önemli engel.

Çoğulcu politika kuramı, olanak verildiğinde bütün grupların, eşit bir biçimde, istemlerini politik düzeye yansıtabileceğini varsayar. Planlamada temsiliyet ve katılım kuramları da benzeri bir varsayıma dayanır. Oysa, sınıf, etnisite, din, eğitim durumu gibi unsurların yanı sıra, toplumsal cinsiyet de bu süreçlere etkin ve etkili olarak katılımda belirgin eşitsizlikler yaratır. Aynı unsurlar, planlamanın eğitiminde, mesleki örgütlenmesinde ve mesleki uygulamalarında da etkisini gösterir.

Eski planlama yaklaşımları homojenliğe önem veren, beyaz ve sağlıklı erkeklerin ihtiyaçlarını gözeten ve kadınların toplumsal rolleri ile ilgili patriarkal önyargılarda bulunan bir tutum sergilemiştir. Cinsiyetlere atfedilen rollerin keskin olarak ayrıştırılmış olduğu “aile”, politika üretiminin temel birimi olarak kabul edilmiş; kadınlar özel alana, dolayısıyla eve ait görülmüş, kamusal mekan ise erkeklerin kullanımı için tasarlanmıştır. Sonuç ise, çalışan, sağlıklı, hareketli erkek vatandaşların ihtiyaçlarını gözeten, kadınların ev kadını ve ev içi işlerin idamesinden sorumlu olarak görüldüğü stereotipik cinsiyet rollerini güçlendiren yapılı çevreler olmuştur. Bu tutum, 1960’larda kadınların özgürleşme hareketini takip eden ikinci dalga feminizme kadar planlama teorisinde de, pratiğinde de, eğitiminde de baskın görüş olarak sürdürülmüştür. Bugün Türkiye kentlerinin planlanmasında halen -bilinç üstü bir seviyede de olsa-, bu görüşün yansımalarının görüldüğünü rahatlıkla söyleyebilirim.

Özellikle ikinci feminist dalga, uluslararası arenada kent planlama kavramları ile ilgili cinsiyet duyarsız pek çok algıyı değiştirmeyi başarmıştır. 1960’larda, özellikle Kuzey Amerika’da, pek çok kadın yeni eğitim olanaklarından yararlanmaya başlamış ve “banliyölerin ev kadınları” klişesine meydan okumaya ve araştırmacılar, erkek-odaklı modern kent planlama modelinin eksikliklerinin altını çizerek kadınlar ve yapılı çevrenin ilişkisi üzerine yazmaya başlamıştır.

Son 25-30 yılda mekana yönelik feminist eleştiriler seslerini daha duyulur hale getirmiştir. Kent planlaması, mimarlık, coğrafya gibi alanların hem eğitiminde hem mesleklerinde kadınların sayısal artışı, bu disiplinlerin kendi içinde “teknik bakış” anlayışının köklü eleştirilere uğraması, iktidar ile mekanın düzenlenişi arasında ilişki kuran bakış açılarının ortaya çıkması, 1970’lerin ortalarından başlayarak eko-feminizmin gelişmeye başlaması, 1990’lara gelindiğinde postmodernizm tartışmaları çerçevesinde mekanın, mekan-zaman ilişkilerinin ve kimlik sorununun önemli bir yer tutması gibi etmenlerin mekana yönelik feminist ilginin gelişmesinde etkili olduğu söylenebilir. Bu ilgi doğrultusunda, “feminist coğrafya akımı” kayda değer bir gelişme göstermiş, “kadınlar ve planlama hareketi” antropolojik ve kültürlerarası feminist araştırmaların pek çoğuna önemli bir boyut olarak eklenmiştir. Öte yandan, toplumsal cinsiyet kaynaklı gereksinimlerin planlama düzeyine yansıtılabilmesi durumunda bile, bunlar, çoğunlukla “görece önemsiz, ikincil, marjinal” olarak görülmektedir.

Şehir planlama eğitiminde “toplumsal cinsiyet”

Ders programında toplumsal cinsiyet ile ilgili bir planlama dersi olmayan bir okuldan mezun olan plancılar, cinsiyetleri ne olursa olsun, pratik meslek hayatlarında da toplumsal cinsiyet ile ilgili hususları hesaba katmamaktadır. Hoş, meslek alanında da, planlama eğitimi almış olan kadınların, görece daha az saygınlık ve erk barındıran, küçük ve değişken bütçeli, insan hizmetleri, toplumsal planlama gibi uzmanlık alanlarında yoğunlaştığı görülmektedir. Mesleki örgütlenmedeki bu ayrım, cinsiyetçi iş bölümüne koşut olarak, planlama felsefesinin taşıdığı ikiliklere denk düşer – “kadınlar, daha çok, ev-içindeki görevlerinin uzantısı olarak görülen alanlarda, doğal yetilerinin elverdiği düşünülen alanlarda çalışır.” Gerçekte, plancı kadınların sayıca artmış olmasına, hatta Türkiye’deki planlama okullarındaki öğrenci ve öğretim görevlisi cinsiyet dağılımının kadınlar lehine olmasına karşın, kadınlar, hala, planlama uygulamasının özeğinde olmaktan çok, çevresindedirler.

Bu sebeple, uygulamada da, kentli kadınların, kadın plancılar tarafından ne kadar temsil edildikleri de kuşkuyla yaklaşılması gereken bir husus olarak ortaya çıkar. Mesleki uygulamada egemen erillik, temel sorunların ve rollerin tanımlanmasında da kendini göstermekte ve kadın plancılar, bir tür kıyısallaşma kaygısıyla, toplumsal cinsiyet sorunlarını dile getirmekten çekinmektedir. Öte yandan, İngiltere gibi, “eşit fırsatlar” uygulamasının olduğu ülkelerde, yerel otoriteler ve planlama örgütleri, genellikle “makul” görülen kadınları işlendirmeyi yeğlemektedir; Clara H. Greed, Women and Planning: Creating Gendered Realities adlı kitabında bu kadınlar için “patriarkal kadınlar ya da femokratlar” demektedir.

Bütün bu cinsiyetçi öğretinin karşısında kadın akademisyenlerin durumuna bakıldığında, kadın plancıların toplumsal cinsiyet sorunlarını gündeme getirmekten kaçınmasına benzer bir durumun, akademi içindeki kadınların çoğu için de geçerli olduğu görülmektedir. Birçok kadın akademisyen, toplumsal cinsiyet ve planlamayı bir ders olarak vermekten çekinmekte, böyle yapmakla akademik çalışmalarında kıyısallaşmaktan korkmaktadırlar.

Öte yandan, kent planlaması derslerinde okuma listelerini oluşturan kitaplar, hemen hemen tümüyle, “erkeklerin erkekler için yazdığı” kitaplardır. Bu kitapların içeriği, ikinci dalga feminizmin “dışarıda bırakılan ne?” “bu projeksiyonlar hangi varsayımlar üzerinde temelleniyor?”, “kadınlar ve dezavantajlı diğer tüm gruplar nerede?” sorularını sorması ve cevapsız kalması ile toplumsal cinsiyet eğitiminin önemini kanıtlar nitelik kazanabilmiştir.

Bu sene, 7-8-9 Kasım’da ODTÜ ev sahipliğinde gerçekleştirilecek olan Dünya Şehircilik Günü Kolokyumunun ana teması, “Şehircilik ve Eğitimi”. Biz de İstanbul Şehir Plancıları Odası Kadın Komisyonu olarak, bu seneki kolokyumda toplumsal cinsiyetin planlama eğitimindeki eksikliğine vurgu yapabilmek için bir oturum düzenleyip el birliğiyle bir müdahalede bulunmak için hazırlıklara başladık bile. Bakalım; bu sene ekeceğimiz tohumlar, meyvelerini ne zaman verecek?

Reklamlar