Türkiye’nin haberdar olmadığı bir boykot

Okan Doğan, okando@yandex.com

evgeny_kissin_1-print
Çizim: Elif Mercan

Lizbon, Erivan, Locarno, Tiflis, Ohri, Essen… Birkaçı Google’lanmaya şayan bu şehirler, dünyaca ünlü piyanist Evgeny Kissin’in halihazırda duyurulmuş olan konser programında kültür sanatın çok daha olağan şüphelisi şehirlerin arasında kendilerine yer bulabilmişler. Ne yazık ki bu yoğun programda İstanbul bulunmuyor. Dünya şehirlerinin uluslararası müzisyenleri hak ederliklerine göre sıralandıkları bir liste var da İstanbul bu listede bu şehirlerin bile gerisinde mi kalmış peki? Hayır. Genel olarak Türkiye’nin klasik müzik dünyasının kırıntılarıyla beslendiği iddia edilebilir; ancak İstanbul tekil organizasyonlarla süperstar icracı ve şefler liginden 1959’da Leonard Bernstein’ı ve New York Filarmoni Orkestrası’nı, 1966’da Arthur Rubinstein’ı, 1967’de Svyatoslav Richter’i ağırlamış bir şehir. Genç yetenek, yükselen değer, “acaba yavaş yavaş devri geçiyor mu” denilen isim ve feri kaçmış yıldız kategorilerinde misafirleri de eksik olmuyor. Bunların üzerine, darbe, sıkıyönetim, düşük yoğunluklu iç savaş ya da agresif neoliberal dönüşüm demeden kesintisiz devam ederek 2016’da 44.sünü idrak etmiş bir klasik müzik festivali de var. Festival bu süreçte çok sayıda müzisyeni (Menuhin, Svetlanov, Oystrakh, Bell, Gilels, Maisky, Muti, Boulez, Gergiev, Wang…) memlekete getirmiş. Fakat dediğim gibi, Kissin’in ajandasında İstanbul yok, hiç olmadı ve olmayacak. Çünkü Kissin Türkiye’de çalmayı reddediyor.

Ekim ayı içerisinde 45 yaşına basacak olan Moskova doğumlu piyanist, uluslararası şöhreti çok küçükken buldu. Öyle ki, 12-13 yaşında (1984) yaptığı Chopin piyano konçertoları kaydının Youtube videosu, başlığında Sovyetler Birliği’nde “çocuk işçiliği” sorununa dikkat çekiyor! 1980’lerin kalanında, videoları kapalı toplum çocuğu kazuletliğiyle dolup taşan birkaç Japonya sergüzeşti, 1988’de Karajan tarafından keşfedilme, 1990’da BBC Prom’ları, Amerika siftahı derken 1990’ların ortalarına doğru Kissin, tanıyanların bugün tanıyıp bildiği Kissin’e dönüşmüştü bile.

Bütün bunlar olurken Kissin belki de dünya üzerinde şöhretine kıyasla, şöhretini borçlu olduğu alan dışında, özel hayatında ne yapıp ettiğine, nasıl bir insan olduğuna dair en az şey bilinen insanlardan biriydi. 1990’larda Batı gazetelerinde Kissin hakkında yazılan yazılara baktığımızda piyaniste dair müzik dışı ana muammanın, ailesiyle ve ilk ve tek öğretmeni Anna Pavlovna Kantor’la yaşamayı sürdürmesi olduğu görürüz –ki yazarlar onunla da sanatının gidişatıyla ilgilendikleri için ilgilenirler. 2000’lerde ise Kissin nasıl biri olduğuna, hayatı ve dünyayı nasıl görüp tecrübe ettiğine dair kendinden daha çok gizler vermeye başladı. Heybeden ilk Yahudi kimliğinin hayatındaki yeri ve önemi çıktı; onun yanında, kişiliğinin kurucu unsurlarından biri olarak koyu bir komünizm/Sovyetler Birliği karşıtlığı da görülüyordu ki, son on yıl zarfında daha açık ifade etmeye başladığı İsrail desteği, bu iki görüşünü birbirine teyelledi: 2009’un son günlerinde BBC’ye yazdığı açık mektupta, kuruluşu İsrail’e karşı “Devr-i Sovyet’teki anti-Siyonist propagandayı” hatırlatır derecede önyargılı olmakla suçluyordu. Hayranlarının kurduğu internet sitesinde yayınlanan, ismi belirtilmeyen gizemli bir kadına yazdığı duygu yoğunluğu yüksek başka bir mektupta ise “bu meselede Arapların tarafını tutanlar benim ve halkımın mutlak düşmanlarıdır” der. Bu politik hattın doğal sonucu, 2013 sonlarında aldığı İsrail vatandaşlığıdır.

Kissin’in Türkiye boykotu ve esbab-ı mucibesi de bu düşünce açılımı kapsamında öğrenildi klasik müzik dünyası tarafından. Piyanist Eylül 2012’de konser vermek üzere bulunduğu Erivan’da düzenlenen basın toplantısında, Ermeni Soykırımı’nı tanımadığı için Türkiye’de (ve kızıl bayraklar altında doğup büyümüş olduğu için Çin’de!) konser vermediğini açıkladı. Nisan 2015’te yeniden Erivan’a gittiğinde hem soykırım anıtını ziyaret etti, hem de sanat camiasının diğer tanınmış simalarına da bu boykota katılma çağrısı yapmaktan memnuniyet duyacağını ifade etti. 2015 Mayıs’ında Carnegie Hall’da Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı anısına verilen bir konserde sahne aldı ve aynı yılın Aralık ayında aynı salonda gerçekleşen Yidiş şiir dinletisi öncesi The New York Times’a verdiği mülakatta da Türkiye boykotunu sebebiyle beraber yeniden vurgulama ihtiyacı duydu.

“Böyle ülkelerin insanları, bazı müzisyenlerin, idarecilerinin yaptıklarından duydukları rahatsızlık sebebiyle ülkelerinde çalmayı reddettiğini öğrenirse, bunun zeki insanların farkındalığını artıracağına inanıyorum” diyordu Kissin. Ancak düşündüğü gibi olmadı; çünkü Kissin’in bu açıklamalarından kimsenin haberi olmadı. Malum, Türkiye’deki klasik müzik takipçileri medya organlarını böyle bir açıklama ile ilgilenme, onu haberleştirme zorunluluğuna itecek kadar kalabalık değil. Bu küçük kapalı evrenin amiral gemisi niteliğindeki haber organları ise bu açıklamaları görmemişe benziyorlar. (Son derece spekülatif olmakla beraber, ilgili camianın genel siyasi yönelimleri göz önüne getirildiğinde, böylesi bir çağrıyı görmezden gelmeyi tercih ettiklerini düşünmek de olası.) Google aramalarında bu konuyla ilgili Türkçe yazılmış bir habere rastlanmıyor. Öyle veya böyle, Kissin’in kendini ifade etme çabası, belki kendisini dikkatle takip eden bir avuç Türkiyeli müziksever hariç kimse tarafından bilinmedi, önemsenmedi.

Bilinseydi neler olacağı, ilginç bir konu. Türkiye’nin Ermeni meselesindeki politikalarını ya da genel olarak dış politikalarını çekip çevirenler açısından Evgeny Kissin’in Türkiye’de konser vermesi ile vermemesi arasında herhalde hiçbir fark yoktur. Boykotu tetikleyen konu Türkiye’nin siyasi fay hatlarının tam orta yerinde uzandığından, Türkiye bu konuda Nisan’dan Nisan’a çok daha “büyük oynuyor”: uçak ihalelerinin, koca diplomatik misyonların gidip geldiği bir kumar masasında az ünlü bir yabancı müzisyenin tutumundan kaynaklanacak itibar kaybı veya kazancı doğal olarak kimsenin umuru olmayacaktır. Kissin’in kafasındaki “insanlar bilgilenir – insanlar karar alıcıları baskı altına alır – karar alıcılar politikaları değiştirir” şeklindeki kitabi şema da Türkiye’de (ya da gerçek insanlarla gerçek karar alıcıların söz konusu olduğu pek çok başka durumda) pek işleyecek gibi görünmüyor. Politikaları belirleyen etmenler sıralamasında kamuoyu baskısı (mevcut olduğunu düşünsek bile) üst sıralara nadiren çıkıyor. 1980’lerde Apartheid rejimine karşı dünya çapında girişilen kültürel boykot ve bağlantılı olarak dünya kamuoyunun rengi çok etkili olmuştu; ancak onyıllarca süren bir mücadelenin başka pek çok alandaki yaptırımlarla desteklenmiş karmaşık yapısı içinde kültürel boykotun (hatta belki de Güney Afrika’nın içinde olup bitenlere kıyasla dışsal baskıların tamamının) sonuçtaki gerçek etkisini tespit etmek doğal olarak son derece güç.

Kültürel boykotlar için amaçlanan etkiyi yaratmaktan aciz kalmanın ötesinde, çok daha kötü bir ihtimal daha var; o da boykotların abartılı karşı tepkileri doğurma riski taşıması. Dünyanın geri kalanından farklı düşündüğü veya farklı eylediği için bir ülkeyi dünyanın geri kalanının düşünce ve eylemlerinden mahrum bırakmanın, söz konusu izolasyonu katlayan bir tarafı var. Hele de ülke o farklılığına varoluşsal bir anlam atfediyorsa ve ülkenin dünyanın geri kalanından ayrılan anlam dünyasında öyle veya böyle hâlâ deniz tam olarak bitmemişse, insanların inatçı bir gururla anlamlarına sarılması şaşırtıcı bir sonuç olmayacaktır. Klasik müziğin Türkiye içinde pek önemli bir şey olduğunu ve Kissin’in boykotunun duyulduğunu hayal edelim: televizyonlardaki tartışma programlarında Rusya, Birleşik Krallık, İsrail, Ermenistan dörtgeninden estirilen komplo teorilerini; sokaklarda aşırı kabarık saçlı peruk ve siyah ceket giydirilmiş vitrin mankeni parçalama ayinlerini; yedi düvele inat ayrı bir sevildikçe sevilen yerli piyanistleri siz de gözlerinizin önüne getirebiliyor musunuz?

Kültürel boykotlar hakkında hükme varırken belki 2015’te İngiliz The Guardian gazetesinde çıkan İsrail’e yönelik kültürel boykot çağrısına muhalefeten aynı gazetede yayınlanan ve imzacıları arasında yazar JK Rowling, aktivist Mecit Navaz ve –ilginçtir– Evgeny Kissin’in de bulunduğu “İsrail’e kültürel boykot değil kültür köprüleri gerek” mektubuna kulak vermek de gerekebilir:

Kültürel ve kreatif camiada İsrail ve Filistinliler hakkında diyalogu teşvik etme ve geliştirme arayışında olacağız. İsrail hükümetinin politikaları üzerinde mutabık olmasak da hepimiz barış içinde bir arada yaşam arzusunu paylaşıyoruz.

İsrail’i bir kenara ayıran kültürel boykotlar bölücü ve ayrımcıdır ve barışa katkı sağlamayacaklardır. Açık diyalog ve etkileşim, anlaşma ve karşılıklı kabulü genişletir ve çatışmanın çözümüne de bu anlaşma ve kabul yoluyla ulaşılabilir.

Son olarak Kissin’in tutumundan ötürü kendisini Türkiye’de izleyemeyen müzikseverlere gelelim: gerçekten bu mahrumiyete hapsolmuş durumda kaç kişi var? Kissin Türkiye’de konser verecek olsa bu, hangi kültür sanat kuruluşlarının örgütlemesiyle, hangi performans sanatları merkezinde gerçekleşir? Bilet fiyatları kaç yüz liralara kadar çıkar? Bu biletleri kimler alabilir? Kaçı beynelmilel vatandaşlarımızdandır da Kissin’i aslında Verbier’de, Londra’da, Boston’da izlemişlerdir veya izleyebilirler? İşte bu hayali konserde ancak tavan arasına yakın koltuklardan zor bela bilet alabilmiş, ışıkların kapanıp Kissin’in sahnenin köşesinde belireceği ve ön kategorilerdeki tek tük kalmış boş koltuklara doğru bir hücum başlatacakları anı iple çeken gençler, öğrenciler var ki; ben bütün bu hikayede esas bedeli ödeyenlerin bu kişiler olduğunu sanıyor ve onları sevgiyle, sempatiyle düşünüyorum.

Reklamlar