Müziksiz mekanlar

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

En son dışarıda nerede yemek yediniz? Yemek yediğiniz yerde ne çalıyordu? Eğer müzik dinlemek için özellikle seçmediyseniz mekanı, muhtemelen hatırlamıyorsunuzdur. Hatırlamıyorsanız, ne çaldığının önemi yoktu da diyebilir miyiz? Yoksa sizi “rahatsız etme” noktasına gelmedikçe mi “önemsiz” fondaki “sesler”?

Peki ya hiç “fon müziğinin” olmadığı bir mekanda yemek yeme, sohbet etme, çalışma fırsatınız olsaydı? O zaman sanırım, fon müziğinin sizi “rahatsız etme” seviyesi ile ilgili çıtanızı değiştirmeyi de düşünebilirdiniz. Sessizliğin size sunulduğu bir mekan düşünsenize? Sadece sizin sohbetiniz, sizin çevirdiğiniz sayfaların hışırtısı, sizin tabak çanak tıngırtınız… Bu da başlı başına bir müzik değil mi zaten?

Farkında bile olmadan maruz bırakıldığımız ve belki ses seviyesi “aşırı” derecede yüksek olmadığı ya da tarzı sinirimizi bozacak bir tür olmadığı için itiraz etmediğimiz müzik, aslında yoruyor bizi. Bulunduğumuz mekanda bulunmamızın esas sebebinin tadını çıkartmamızı ve odaklanmamızı engelliyor.

“Müziksiz Mekanlar”, işte bu düşüncelerin bir sonucu olarak ortaya çıkan bir tepki. “Toplumların ortak müzik zevki yoktur, yalnızca bireylerin müzik zevkinden bahsedebiliriz,” diyor bu oluşum. Hatta bireyin bile gün içerisindeki farklı ruh hallerine göre anlık müzik zevkinin değişebileceğinin altını çiziyor. Bu oluşum, mekan algısını oluşturan en önemli verilerden biri olan akustiği ön planda tutuyor; ortamın işlevi dolayısıyla ortaya çıkan seslerin mekanın karakteristik ses peyzajını oluşturduğunu ve bu “organik” seslerin mekanlara kişilik kattığını savunuyor.

muziksiz-mekan-afis
Kaynak: müziksizmekanlar.com

 

İnsanlar mekanları beş duyusuyla algılar ve ses bu algılama bütününün önemli bir parçasıdır. İstanbul’u düşündüğünüzde aklınıza sesler geliyor mu? Geliyorsa, bu sizin ara sıra da olsa etrafınızı herhangi bir başka ses dayatması olmadan duyarak algılayabilme şansınız olduğunu gösterir. Birçoğunuz ise, martı seslerinin çınlaması, vapur düdükleri diyecektir belki. O halde soruyu bir çıta daha yükselteyim. Sokağınızın bir sesi var mı? Bu soruda zorlanmış olabilirsiniz; ama evet; sizin sokağınızın da organik bir sesi var.

Akustik konfor ve ses algısı, ortak kullanım alanlarında kullanıcı memnuniyetini belirleyen önemli faktörlerden biridir. Ancak şunu da unutmamak gerekli; Çakır ve İlal’in çalışmalarında çok güzel şekilde ifade ettikleri üzere, “Müzik dinlemenin iyi olduğundan yola çıkarak varılan birçok kararın ve insanların ‘Müzik dinlemeyi sever misiniz?’ sorusuna doğal olarak verecekleri evet cevabının temelinde, bu soruyu duyan insanların aklına öncelikli olarak kendi hoşlandıkları türde müzikler gelmesi yatmaktadır.” Sizinle, çok daha ilginç bir bilgi paylaşayım; alışveriş merkezlerindeki, fast-food restoranlarındaki fon müzikleri ile ilgili bildiğimizi sandığımız şeyleri bir çırpıda yanlışlayan; “müziğin tüketim ve insan algısı üzerindeki etkisi ile ilgili yapılmış çalışmalarda, fon müziğinin genel geçer olumlu veya olumsuz bir etkisinin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.”

Gün içinde, mağazalarda, restoranlarda, kafelerde, bankada, bekleme alanlarında, alışveriş merkezlerinde, dolmuşta, uçakta ve daha birçok yerde müzik dinlemek durumunda bırakılan bizlerin, sessiz ortamlarla kıyaslandığında, arka planda müzik veya gürültü gibi seslerin varlığında algısal aktivitelerimizde performans düşüklüğü meydana geldiği ise çalışmalarla kanıtlanmıştır.

O halde, şimdi bugüne kadar ben de dahil pek çoğumuzun yanlış bildiği “alışveriş merkezlerindeki ve mağazalardaki müziğin tüketici üzerinde olumlu etkisi olacağı” savına karşın, bir de üstüne üstlük dikkatimizi dağıttığı gerçeğini acaba mağaza işletmecileri bilmiyorlar mıydı? Elbette ki, bilim özellikle işletme alanında sahaya en çok inebildiği zeminlerden birine sahiptir. Kimse para kaybetmek istemez; o yüzden bilimsel çalışmaların bulgularına kulak bükmek hiçbir işletmecinin işine gelmez. O halde, neden fon müziği kullanılıyor hala? Açıklamasını yapalım; yine daha önce yapılan araştırmalarda, mağazalarda fon müziğinin arka plan gürültüsünü bastırmak amacıyla işletmeler tarafından kullanıldığından bahsediliyor. Ayrıca, fon müziği, restoran ya da kafe gibi mekanlarda diğer masalarda konuşulanların duyulmasını engellediği için maskeleme özelliğiyle insanlara mahremiyet sağlayarak rahat konuşabilecekleri bir ortam oluşturuyor. Peki, içerisinde hiç müzik çalınmayan bir dükkan, kafe veya restoran kullanıcı üzerinde nasıl bir etki bırakır?

Sessizlik, kentlerde bulunması neredeyse imkansız hale gelmiş bir olgu. Avrupa’da birçok ünlü ve turistik kafede müzik çalınmamasına karşın, İstanbul gibi bir dünya kentinde, içinde hiç müzik çalınmayan bir kafe bulabilmek neredeyse imkansıza yakın.

Sesini kısar mısınız?

Tam da bu konuda bu yazıyı hazırladığım şu günlerde başımıza gelen bir olay da bu konuyu iyice gündeme koydu benim hayatımda. Biliyorsunuz, Kadıköy bir dönüşüm geçiriyor; İstanbul’un pek çok diğer semti gibi. Pek çok mekan da kapanıp yerlerine yenileri açılıyor. Anadolu yakasında yaşayan, Avrupa yakasında çalışan pek çok İstanbullu gibi bu durumdan en çok memnun olanlardan birisi de benim. Artık farklı zevklere de hitap eden farklı farklı mekanlar var Kadıköy’de de.

Bu kısma kadar tamam; şimdi bu hikayemi pekiştirecek diğer meseleye geleyim. Çok sevdiğim bir arkadaşımın bebeği oldu; hamileliği sırasında ve emzirdiği sürece de yapmayı sevdiği pek çok şeyden feragat etmek durumunda kaldı. Ben de arkadaşımı ve onunla geçirdiğimiz hovarda zamanları özlediğimden, elimizden geldiğince sık Kadıköy’de onun kendisine “bir biralık” izinleri sırasında buluşuyoruz. Elbette kriterleri hala çok keskin; sigara içilmeyen, sakin, keyifle bira içip sohbet edebileceğimiz bir yere oturmak istiyoruz birlikte. Bugüne kadar bu konuda Zeplin bize ev sahipliği yapıyordu, ama Kadıköy’deki yeni mekanları denemek ve keşfetmek de istediğimizden, dün akşam “haydi” dedik; “Barlar Sokağı’nda açılan yeni bir yerler var; oralara bakalım; beğendiğimize otururuz.”

Bu yazıyı kaleme aldığım tarih 20 Ocak; İstanbul’da olanlar bilirler; geçen haftaki kar baskınından sonra bu hafta da sağanak yağmurla boğuşuyoruz İstanbul’da. Hava “çirkin” olabilir, ama bizim keyfimiz yerinde olsun istedik, gözümüze ağzımıza burnumuza kaçarcasına yağan serpiştirmeli yağmuru da umursamadık, kol kola girip kendimize güzel bir mekan keşfedecek olmanın verdiği neşeyle sağımıza solumuza bakınıyorduk ki… O anda tasarımıyla dikkatimi bir bina çekti; arkadaşıma “Aaa burası değişikmiş” dememle, “Benim de aslında yeni açılmış yerden kastettiğim yer burasıydı, ama tarif edememiştim” dedi ve sevinçle içeriye girdik.

Güzel bir tesadüftü; tasarımıyla benim ilgimi çeken mekanın arkadaşımın zaten gitmek ve denemek istediği yer olması. Biliyorsunuz, tasarım pek çok şeyi kendiliğinden dile getiren bir araç. Sizi manipüle etmek ve kandırmak için özellikle kurgulanmadıysa, bir mekanın tasarımına bakarak ne ile karşılaşacağınızı az çok tahmin edebilirsiniz. En azından biz tasarımcılar böyle düşünür, böyle de öğretiriz.

Sözünü ettiğim bu mekan, İSİS’in eski yerini devralıp restore edip yeniden kullanıma açan “Bina”. Kadıköy Barlar Sokağı’nı bilenler de bilir; Kadife ile başlar, sonra Hera, karga, Dünya, trip, arkaoda, İncir Pub, vs. ile de devam eder. Buraların müdavimleri bellidir genellikle. Nasıl bir kitlenin içeride olacağını, nasıl bir müzik çalınacağını, ne içip ne yiyebileceğinizi de bilirsiniz. Çok şaşırtmazlar sizi. Bina ise hepsinden farklı bir tasarıma sahipti; hatta arkadaşıma içeri adım atarken, “Bak biz yaşlılar için de sakince bir mekan tasarlamışlar” dedim. Gülüştük.

Bu son cümlemdeki anahtar kavramlara dikkatinizi çekmek isterim; kendimi daha iyi ifade edebilmek için. Öyle yaşlılık kompleksine sahip birisi değilim; yaşlı olduğumu da düşünmüyorum aslında. Ama sadece içip yüksek sesle müzik dinleyebilmek ve sarhoşlaşan algılarımla müziği yeniden keşfetmek artık eskisi kadar tat vermiyor. Şimdi bazen sohbet edebilmeyi özlüyorum; şimdi eskisinden daha sık şarap içerken buluyorum kendimi. Yani, “yaşlılar için tasarlanmış sakince bir mekan”dan beklentim, bizim gibi otuzlu yaşlarında, Kadıköy’de büyümüş, hafta içi bir akşam arkadaşlarıyla birer kadeh eşliğinde sohbet eden insanları bulmaktı.

bina
Bina’nın iç tasarımından bir görüntü (Kaynak: timeout.com)

 

Nitekim içeri girdiğimizde, iç mekan tasarımı da en az binanın tasarımı kadar cezbediciydi. Tam beklediğim şekilde, büyük ve kocaman koltuklar, az ve öz ve farklı büyüklükte birkaç masa ve masalarında şarap kadehleri gördüğüm bizim yaşlarımızda insanlar. Hatta birlikte gittiğim arkadaşım, kendi lisesinden (Kadıköy Anadolu) bir tanıdık simaya rastlayınca, mekan ile ilgili kurgularım tamamen pekişmiş oldu. Bir şey de yemeyeceğimiz için tam “sohbet etmelik” olduğunu düşündüğümüz bir koltuğa oturduk, bacaklarımızı kırdık, içkilerimizi ısmarladık ve koyulduk sohbete. Keyfimiz çok yerindeydi, ta ki bir noktada mekanın gözlerimizi kör eden cazibesinin etkisini üstümüzden atıp birbirimizi duymak için yüksek sesle konuşmak zorunda olduğumuzu anlayana kadar. Farkında değilken takılmamıştık, ama fark edince de rahatsız edicilik seviyesi her geçen dakika daha da artar gibiydi.

Sonra tabii konuşmamız bu konuya yönlendi kendiliğinden; mekanın tasarımından, çekeceği kitleden, hitap ettiği sosyo-kültürel grubun böyle bir mekandan beklentisinden bahsederken, kadehimi yenilemek isteyip istemediğimi sormak için gelen garsona “Acaba müziğin sesini kısmanız mümkün mü?” dedim. Tereddüt etmeden “Hayır,” dedi. Sonra bir başka teklifle geldi; “İsterseniz aşağı kata inebilirsiniz; orası daha sessizdir”. Eh, buna da benim cevabım hazırdı. “Fakat orada sigara içiliyor,” hakikaten de mekana ilk girdiğimizde, bizi cezbeden tasarımı farklı katlarda nasıl kurgulamışlar diye görmek için alt kata inmeye yeltenmiştik, ama daha merdivenlerden inerken buram buram burnumuzu yakan koku bulutunun içine girmek istemediğimiz için gerisin geri dönmüş ve koltuğumuza oturmuştuk.

Benim bu yanıtım üzerine; “O zaman maalesef,” dedi çocuk. Ben de sinirlendim biraz tabii; sonuçta ben müşteriyim ve benim orada oturmaya devam etmem için asgari standartların sağlanmasına yönelik taleplerimin kale alınıyor olması gerekir. “Amaaan Meliissss, çok akademik düşünüyorsun!” diyebilirsiniz, o zaman Türkçe mealini de yazayım: Müşteri her zaman haklıdır.

Ben de daha ciddi tavrımı takınıp tekrar sordum; “neden maalesef?” Bana bir şeyler söylemek için eğildi, fakat –emin olun tiyatro yapmadım- söylediklerini hakikaten duyamıyordum. Bunu da belirttim ve bunu aslında arkadaşımla sohbet etmekte zorlandığımı anlatmak için iyi bir şans olduğunu düşünerek ve beni anlayacağı ümidiyle sevinerek karşıladım. “Sizi duyamıyorum,” dedim ve birkaç kere demek zorunda da kaldım. Her ne kadar garsonun dediklerini ne ben, ne de arkadaşım anlayamamış olsak da, “maalesef” konusunda direttiğini anlayabilecek kadar vücut dili okuyabildik.

Ve elbette bu bizim için bir karara varmak demekti; “bir daha buraya gelmeyelim, Zeplin’e gitmeye devam edelim.” Zeplin müziksiz bir mekan değil; ama olsun – şimdilik onunla idare etmek durumundayız. Müziksiz mekanların yaygınlaşmasına! Şerefe!

Kaynaklar

Çakır ve İlal (2013) “Ortak Kullanım Alanlarında Fon Müziğinin ve Müziksizliğin Anketler Üzerinden Karşılaştırmalı Değerlendirilmesi”, 10. Ulusal Akustik Kongresi, İstanbul

Kämpfe, Sedlmeier ve Renkewitz (2011) “The Impact of Background Musıc on Adult Listener: A Meta-analysis”, Psychology of Music, 34(4): 424

Assidy ve MacDonald (2007) “The Effect of Background Music and Backgroud Noise of the Task Performance on Introverts and Extroverts”, Psychology of Music, 35(3): 517-537.

Reklamlar