Minimalist bir hayata doğru: sosyal medya orucu

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

minimalist_bir_hayata_dogru
Çizim: Elif Mercan

Aslında hiç de böyle bir planım yoktu; zamanlaması dahi o kadar tesadüfi ki, bazen bilim insanı kimliğimle çelişircesine kadere inanasım geliyor. Bu yaz Viyana’ya gittiğim konferans sonrasında liseden bir sınıf arkadaşımın evinde misafirdim. Evi çok küçük ve çok uzun zamandır bu evde yaşıyor, evini değiştirmek istiyor, ama o kadar merkezi bir konumda yeni kiraya çıkmak finansal olarak külfetli. O da bu mekanın içerisinde kendine çözümler ararken, Marie Kondo ile tanışmış. İlgilisi muhtemelen bilecektir, Konmarie usulü ismini verdiği yöntem ile, Kondo yaşam mekanlarımızı toplayıp sadeleştirerek rahatlayabileceğimizi iddia ediyor. Bana da tavsiye etmişti, aklımdaki okuma listemde yerini aldı kitap. Bu sırada Ahmet “şu kitaplarını ne zaman okuyacaksın?” diye dürtüklüyordu, ama buna cevabım “tamam, kafamdaki listedekileri de kuleme ekleyip sonra jengaya başlayabilirim,” oldu. Kule yıkılana kadar, oku Melis!

Böylece sonunda Türkçe’ye de çevrilmiş olan kitabı edindim ve tabii kulenin en üstünde yer almasından (bilimsel açıklamam bu; bir de kaderle ilgili olan bir açıklamam var, ama ben yazmayayım, siz o sessiz boşluğu doldurun lütfen) olacak, kulemi eritmeye bu kitaptan başladım. Sanırım Kondo, kitabı bitirmeden uygulamaya geçmemeyi daha doğru buluyor; ben de elimden geldiğince kitabın ileri bölümlerinde sadeleştirme egzersizlerime başladım, ama itiraf ediyorum, kitabın sonunu bekleyemeyecek kadar sabırsızdım. Keza kitabı elime her alışımda, bir öneri içeren her yeni satırda, ellerime hakim olsam, aklıma olamıyordum. Beynim neyi atacağına karar vermek için, onu oradan oraya koyuyor, olmuyor bunu şuradan şuraya taşıyordu. Eh, sonunda ben beynime yenildim, düşüncelerimin bir kısmını eyleme geçirdim.

Eyleme geçirdiğim düşünceler, soyut hallerinden daha da haz vericiydi; tek çare kitabı bir an önce bitirmekti ki kuralları daha fazla ihlal etmeyeyim. Öyle de yaptım. Kitabı bitirdim, hatta o da okusun diye çiziktirmelerim ve notlarımı da eklediğim haliyle Ahmet’e verdim ve vicdan rahatlığıyla daha da rahat toplamaya başladım evimi, içinde yaşadığım dünyamı.

Çok geç olmadan idrak ettim ki, içinde yaşadığım ve toplanması gereken tek dünyam fiziksel yaşam alanlarımdan ibaret değil. Bir de dijital dünyam var ve orası aslında evimden de, üniversitedeki çalışma alanımdan da karmaşık. İşin kötüsü yaşadığım fiziksel mekanı derlemek ve toplamak, sadeleştirmek çok daha kolay bir süreç. Kontrol bende. Tereddütlerimle, kararsızlıklarımla da olsa, son sözü ben söyledim; kimseyi de üzüp kırmadım. He, pardon, babam masasını az daha başkasına verecektim diye biraz söylendi.

Sosyal medyayı da içeren dijital dünyamı sadeleştirmeye nasıl başlayacaktım? Düşünsenize size ulaşamadığında merak edecek insanlara karşı sorumluluğunuzu, koyduğunuz ya da koymadığınız fotoğraflardan aslında hiç de ima etmediğiniz anlamlar çıkartan arkadaşlarınızı, son bildirisine yorum yazmadığınız için onunla ilgilenmediğinizi düşünen sevgilinizi (bu son savım, aslında kendime özeleştiridir) nasıl hiçe sayar ve “ben dijital hayatıma çeki düzen vermeye karar verdim” dersiniz?

Bu fikir nedense öyle ağır basıyordu ki, sanki tüm dünyaya karşı sorumluymuşum da ben sosyal medya orucu tutarsam dünya dönmeyi bırakırmışçasına, adım atmama engel oluyordu. Bu satırları okurken, “hıh, dünya senin etrafında dönmüyor ki! Bu ne ego!” dediğinizi duyar gibiyim. Çok da doğru diyorsunuz, ama denemek ister misiniz? Sosyal medya orucu tutmayı siz tasavvur edin şimdi; tut(a)mamak için bir sürü sebep saydınız değil mi? Sizin sebepleriniz benimkilerden daha geçerli geliyor kulağınıza, değil mi?

Bu ne ego yahu?!

Kendinizle yapacağınız bu çarpışmadan sonra zaten itiraf ediyorsunuz, her orucun bir süresi var. İster güneşin doğuş ve batışına göre ayarlayın, ister belirli saatler ya da günler ile sınırlayın, bir başı ve sonu var ve oruç sonrasında sizi bekleyen “mükellef bir sofra(?)” Bu rahatlatıcı, eskiye her an geri dönebilecek olmanın verdiği güven duygusu ile, bir günlük sosyal medya orucu tutmaya karar verdim. Karar verdikten sonra, sadece üç kişiye haber verdim. Onların da Melis’in sosyal medyada çevrimiçi olmadığı bir günde dünyaları duracağından değil de, tedirgin olmasınlar diye.

Ve zaman geldi, çattı. Ezan okunmadı belki, ama alarmım çaldı. 00:00’da bilgisayarım ve telefonum dahil tüm elektronik aletlerimin wi-fi bağlantılarını ve hücresel veri kullanımlarını kapattım. Hatta bilgisayarımı hiç açmadım gün boyunca, telefonumu da çaldığı zaman dışında elime almadım. Kendimle başbaşa kaldım, biraz da babamla başbaşa kaldım. Çalışmak için bilgisayara ihtiyacım yokmuş, kitabım ve kalemim yetti.

Zaman daha yavaş aktı, biliyor musunuz? Belki buna inanmayacaksınız, ama çok uzun zamandır ilk defa 24 saat bana yetti. Tabii bunun altındaki gizli mesajları açıklamama gerek yok, değil mi? Ne kadar çok zamanı bilinçsizse öldürdüğümüzün, ama tam kelime anlamıyla öldürdüğümüzün, farkında bile olmadığımızı hatırlatmama gerek var mı?

Düşündüm, kendimle hesaplaştım, inancımı kuvvetlendirdim kendime tekrar. “Bağımlı” olmamak ve olmadığını görmek, mutlu etti beni. Aramadım hiç sosyal medyamı, ne Whatsapp’tan mesaj yazmak istedim birisine, ne Instagram’daki fotoğraflarımı kim beğenmiş diye bakmak istedim. Anneme mesaj atmak yerine, aradım. Kardeşimle dedikodu yaptım.

Minimalizm ve minimal tasarım “trend topic”ler arasında yer aldığından, itici geliyor olabilir size de, bana geliyordu. Yine yeni bir hipster modası diye düşünüyordum. Her felsefi yaklaşımın popüler kültüre kurban edilişinden minimalizm de nasibini alıyor belki de. İlla bir akıma kaptırmanız da gerekmiyor kendinizi. Ama kendinizi unuttuysanız, belki kendi tecrübemi sizlerle paylaşmak, kendinizi hatırlamak için bir yolculuğa ihtiyacınız olduğunu hatırlatır size diye düşündüm.

Keza, bugün bencil olamıyorum. Oruç tuttuğumdan olsa gerek, daha çok önemsiyorum. Eskiden olduğu gibi.

Reklamlar