Kategori: Nisan/Mayıs 2017, Sayı: 8

Çözülen ana akım muhalefet ve yükselen Barış Bloğu

Veysel Sönmez, veyselsonmez@sabanciuniv.edu

Cumhurbaşkanlığı sistemini içeren anayasa değişikliği paketinin 16 Nisan’da oylanacağı referandum, meclisten geçtiği andan itibaren gündemde hakimiyetini kurdu. İki ayı aşkın süredir hemen hemen herkes “Evet” ve “Hayır” tercihlerini, değişiklik paketinin içeriğini ve kimin ne tür bir tercih yapacağını tartışıyor; neredeyse haftalık olarak yayınlanan anketleri takip ediyor. Son birkaç yıldır iyiden iyiye otoriterleşen iktidarın da etkisiyle kırılmalar yaşayan toplumun farklı alanlarda ve farklı biçimlerde referanduma dair görüşlerini yansıttığı görülüyor: futbol maçlarının tezahüratlarından sosyal medya fenomenlerinin videolarına, halk konserlerinde söylenen şarkılardan işçilerin tercihleri temalı fotoğraflarına kadar çoğu zaman yaklaşan referanduma gönderme yapıldığını görüyoruz.

7 Haziran’dan 16 Nisan’a

Volkan Çolak, volkancolak91@gmail.com

web

Tarih 19 Mayıs 2015. 7 Haziran seçimlerine sayılı günler kala HDP’nin Adana ve Mersin seçim bürolarına eş zamanlı saldırı olmuş, ben de geçmiş olsun demek için yaşadığım ilçedeki seçim bürosunu ziyaret etmiştim. Bürodan ayrılırken cama yapıştırılmış olan Selahattin Demirtaş’ın resmi dikkatimi çekti. Beni uğurlayan ilçe başkanı Duygu Tuna’dan fotoğrafımı çekmesini rica ettim ve ortaya böyle bir resim çıktı. Fotoğrafta yanaklarından makas aldığım HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş şu an Kocaeli F Tipi Cezaevi’nde tutuklu ve “terör örgütü yöneticiliği yapmak” suçlamasıyla 142 yıl ile yargılanmakta. Fotoğrafı çeken Duygu Hanım ise artık aramızda değil. 20 Temmuz 2015 günü gerçekleşen Suruç saldırısında yaşamını yitirdi.

Erkeklik meselesi

Miray Özkan, mirayozkan@gmail.com

img-323121634-0001
Çizim: Pınar Dönmez

Bilmiyorum siz nasıl deneyimliyorsunuz fakat son yıllarda eşimizin dostumuzun davranışlarındaki değişimler ve sokaktaki çılgınlık düzeyi bana epey dikkat çekici geliyor. Bu konuyla ilgili birkaç yazı yazıldı. Akıl ve duygu sağlığı ile ilgilenen uzmanlar, Türkiyemizdeki çıldırma düzeyini niteliksel ve niceliksel araştırmalarla gözler önüne koydu. Ben ise buradan yola çıkarak dünyadaki ruh bozucu ortamın erkeklik rollerini benimsemiş bireyler üzerine etkileri ile ilgili atıp tutmayı planlıyorum. Toplumun çeşitli kesimlerinden erkeklerin “kadınlık”, “analık”, “bacılık” hususlarında atıp tutmaları ya da akıl vermeleri bu kadar rahatsız ediciyken, “erkeklik” meselesi ile ilgili konuşmaya nasıl cüret ediyorum? Şöyle ki, ediyorum. Çünkü bence durum ciddi.

Türkiye’de yaşamıyormuş gibi

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

20170327183305_001
Çizim: Pınar Dönmez

Alain de Botton’un kurucusu olduğu Hayat Okulu’nun (School of Life’ı niye Hayat Okulu diye çevirmediler bilmiyorum, herhalde hitap ettikleri kesimin “Hayat Okulu”na gitmeyeceğini düşündüler) hazırladığı dört buçuk dakikalık bir video var. Videonun başlığı, “Are you romantic or classical?” Türkçe’ye “romantik misiniz, realist mi?” diye çevrilebilir. Romantiklerin ve realistlerin düşünce tarzını anlatan videoda özellikle haklı bulduğum şöyle bir tarif var: “Romantikler dünyayı daha iyi yönde değiştirmeye çalışırlar, realistler ise risklerin gerçekleşmesini engellemeye.”

2013 yılında yazdığım bir yazıda tam da bundan bahsetmişim: “İnsanın doğru bildiklerine daha yakın bir düzen kurmak için çalışmak gibi bir sorumluluğu var mıdır? Yoksa tüm bu karmaşanın içinde bir kazık, bir bela bana isabet etmesin diye mücadele etmek yeterli midir? Mesela ezkaza İsveç’te doğmuş olsak şu anda yaptığımız suya sabuna dokunmayan işleri daha bir gönül rahatlığıyla yapabilir, suya sabuna dokunmayan hayatımızı daha bir gönül rahatlığıyla yaşayabilirdik.”

Bitcoin, kripto para ve dışlayıcılığın varoluşsal krizi

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

bitcoin_2
Çizim: Elif Mercan

Birkaç yıldır küresel finansal sistemin üzerinde bir hayalet dolaşıyor, bitcoinin (veya kripto para birimlerinin) hayaleti. Bu hayaletin hedefi, para birimlerinin tabi olduğu merkeziyeti ortadan kaldırmak ve parayı bağımsızlaştırmak. Yazıya aşırı kullanılmaktan aşınmış bu Karl Marx alıntısıyla başlamamın sebebi entelektüel pozculuk değil, yazının konusu olan bitcoinin yaratıcısının gerçekten bir tür hayalet olması. En popüler kripto para birimi olan bitcoin, kendisini Satoshi Nakamoto adıyla tanıtan gizemli bir (veya birden fazla) yazılımcının icadı. İsim kulağa Japonca gibi gelse de bu kişi veya grubun uyruğu veya diğer özellikleri hakkında hiçbir şey bilinmiyor. Bitcoin kağıt para gibi fiziksel varlığı olmayan, düşük işlem ücretleriyle elektronik ortamda hızlı şekilde değiş tokuş edilebilen bir para birimi. Geleneksel parayla arasındaki en önemli fark, arkasında merkezi bir otorite bulunmaması. Ulusal para birimleri bağlı oldukları merkez bankalarının para politikaları etkisinde değer değişimi yaşama olasılığına açıkken, tamamen bağımsız olan bitcoinin değerini belirleyen tek şey kullanıcılarının harcama davranışları.

Minimalist bir hayata doğru: sosyal medya orucu

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

minimalist_bir_hayata_dogru
Çizim: Elif Mercan

Aslında hiç de böyle bir planım yoktu; zamanlaması dahi o kadar tesadüfi ki, bazen bilim insanı kimliğimle çelişircesine kadere inanasım geliyor. Bu yaz Viyana’ya gittiğim konferans sonrasında liseden bir sınıf arkadaşımın evinde misafirdim. Evi çok küçük ve çok uzun zamandır bu evde yaşıyor, evini değiştirmek istiyor, ama o kadar merkezi bir konumda yeni kiraya çıkmak finansal olarak külfetli. O da bu mekanın içerisinde kendine çözümler ararken, Marie Kondo ile tanışmış. İlgilisi muhtemelen bilecektir, Konmarie usulü ismini verdiği yöntem ile, Kondo yaşam mekanlarımızı toplayıp sadeleştirerek rahatlayabileceğimizi iddia ediyor. Bana da tavsiye etmişti, aklımdaki okuma listemde yerini aldı kitap. Bu sırada Ahmet “şu kitaplarını ne zaman okuyacaksın?” diye dürtüklüyordu, ama buna cevabım “tamam, kafamdaki listedekileri de kuleme ekleyip sonra jengaya başlayabilirim,” oldu. Kule yıkılana kadar, oku Melis!

Koca dünyalar ve küçük insanlar

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Film festivalleri ve ödül törenleri aracılığıyla seçkin olduğunu umduğumuz filmler hakkında ipuçları alarak izleme listelerimizi güncellediğimiz bir kış dönemini geride bıraktık (sevgili sinemaseverler diye bitirilesi bir cümleyle birlikte). Cemreler düştü, kağıt üstünde kış bitti, Virginia Woolf gibi ‘kimseye hiçbir borcumuz da yoktu belki ve öyleyse bir baharı hak ediyorduk’, ama olamadı. Denk geldiğim filmlerin çoğu da beklentimi karşılamadığı ya da üzerine yazılacak bir ilham bulamadığım için de sanırım bu yazı, hem bir şey yapmayan, hem başkalarının yaptığını beğenmeyen kişi homurdanmalarıyla geçecek. Memnuniyetsiz ifadeyle “Kim kesti bu saçı?” diye soran kuaför gibi olacağım. Meslektaşıma ya kötü diyeceğim, ya eksik bulacağım. Yaşıtım kişi çocuksu olacak ya da hayat gailesi olmayacak. Bir tanıdık daha doğduğu gün itibarıyla sahip olduğu olanaklardan ötürü hayata 5-0 önde başlamış olacak. Millet yata yata okuyacak, işi hazır olacak, kafaya bir şey takmadığı için neye üzüleceğinin farkında bile olmayacak, verileni güzelce yaşayacak. “Ba-yıl-dım lafına bayıldığımız doğrudur” ya da “bayılıyorsak meğer” gibisinden yorumlar yaparak mutlu olacak. Ama ben, ben yok mu ben, ne iyi mağdur olacağım, nasıl da mağdur, mükemmel olacağım. Anti-klişe timi asil üyesi ve kalipso kraliçesi olarak ritmik hareketlerle herkesi mutsuzluğa bulayacağım. Sonunda ise “Almanlıktan aldığım tadı hiçbir şeyden almadım” karikatüründeki Hitler gibi hissedecek ve size İsveç’te izlediğim Türk filminden ve de belki dönercilerden bahsedeceğim.