Türkiye’de yaşamıyormuş gibi

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

20170327183305_001
Çizim: Pınar Dönmez

Alain de Botton’un kurucusu olduğu Hayat Okulu’nun (School of Life’ı niye Hayat Okulu diye çevirmediler bilmiyorum, herhalde hitap ettikleri kesimin “Hayat Okulu”na gitmeyeceğini düşündüler) hazırladığı dört buçuk dakikalık bir video var. Videonun başlığı, “Are you romantic or classical?” Türkçe’ye “romantik misiniz, realist mi?” diye çevrilebilir. Romantiklerin ve realistlerin düşünce tarzını anlatan videoda özellikle haklı bulduğum şöyle bir tarif var: “Romantikler dünyayı daha iyi yönde değiştirmeye çalışırlar, realistler ise risklerin gerçekleşmesini engellemeye.”

2013 yılında yazdığım bir yazıda tam da bundan bahsetmişim: “İnsanın doğru bildiklerine daha yakın bir düzen kurmak için çalışmak gibi bir sorumluluğu var mıdır? Yoksa tüm bu karmaşanın içinde bir kazık, bir bela bana isabet etmesin diye mücadele etmek yeterli midir? Mesela ezkaza İsveç’te doğmuş olsak şu anda yaptığımız suya sabuna dokunmayan işleri daha bir gönül rahatlığıyla yapabilir, suya sabuna dokunmayan hayatımızı daha bir gönül rahatlığıyla yaşayabilirdik.”

Etrafımızda sanki Türkiye’de yaşamıyormuş da İsveç’te yaşıyormuş gibi davranan pek çok insan var. Bu insanlar dergi çıkarıyorlar. Ben de şu elinizde tuttuğunuz dergiyi çıkarttığım ve içinde ne olması ve ne olmaması gerektiğine kafa yorduğum için size birkaç dergi örneği üzerinden açıklamaya çalışayım. Bu dergiler, size Türkiye’de yaşadığınızı unutturabilirler (ve belki de okuyanların amacı budur). Ücretsiz dağıtılanlardan aklıma ilk gelenler Bantmag, XOXO the Mag, Calling Mag ve Based İstanbul. Bu dergiler Türkçedir, röportaj yaptıkları müzisyenlerin, tasarımcıların, güncel sanatçıların ve oyuncuların da isimlerinden (geçmişte ya da şu anda yurtdışında yaşasalar da) Türk olduklarını anlıyoruz. Ama bu dergilerin dilini ve bu insanların isimlerini İngilizce yapsanız, bir Avrupa ülkesinde kesinlikle sırıtmaz. Zaten onları Avrupai kafelerde okuduğunuz için kendinizi gerçekten bir Avrupa şehrinin sanatçıların ve hipsterların yaşadığı bir mahallesinde zannedebilirsiniz. Bu dergiler, konu yaptıkları insanlardan bir deha gibi, bu insanların yaratımlarından bir deha ürünü gibi bahseder, ama durum gerçekten böyle midir, yoksa kapalı devre bir “körlerle sağırlar birbirini ağırlar” durumuyla mı karşı karşıyayız, emin değilim. Bu dergilerden herhangi bir tanesi elinize geçerse ve biraz göz gezdirirseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Bir de hali-vakti yerinde aileler var. Benim de küçük bir oğlum olduğu için pek çok anneyle gerçek hayatta ya da Internet üzerinden iletişim halindeyim. Herkes 2-3 yaşındaki çocuklarına İngilizce öğretebilmek peşinde. Anadili İngilizce olan bakıcılar, au pair’ler, sadece İngilizce eğitim veren anaokulları filan derken en acayip örneği dün akşam Facebook’taki Araştıran Anneler grubuna gelen bir mesajda okudum. (İmla hataları mesajın yazarına aittir.)

Kafam hiç bu kadar karışmamıştı, tavsiyelerinize ihtiyacım var.. Eşim yurtdışında doğmuş büyümüş bir kişi dolayisiyla İngilizce’si de Türkçe’si de süper. Ben ise 15 sene kadar dışarıda yaşadım, yani ingilizcem iyi… Oğlumda ingilizceyi anadili gibi konuşsun diye Türkiye de yaşıyor olsak da sürekli ingilizce konuştuk onunla. Okulu da ingilizce eğitim veriyor, dolayisiyla 4,5 Yaşında olmasına rağmen Türkçe’si yaşıtlarına oranla geride..kısacasıTürkiye deyiz nasıl olsa Türkçe öğrenecek dedik ve sürekli ingilizceye odaklandık… Şimdi ise okul tanıtım çalışmalarında Türkçe si iyi olmadığı için uyarılıyoruz.mesela rehber öğretmenlerden birisi hemen evde Türkçe konuşmaya başlamamız gerektiğini aksi takdirde anasınıfında hem akademik hem de sosyal problemler yaşayacağımızı söyledi. Oğlumun şimdiye kadar hiç bir sağlık yada davranışsal problemi olmadığından inanılmaz rahatsız oldum bu konuşmadan…. Fakat sanırım ayni konuşma birden fazla okul tanıma çalışması sırasında da yapılacak…

Dün doktorumuza kulak ağrısı nedeniyle gittik ve bende fırsat bu fırsat bir de doktoruma sorayım dedim…yorum rehber Öğretmenin tam tersine ingilizce konuşmaya devam etmemiz. Oğlum Davranışsal olarak çok sağlıklı bir çocuk olduğu, zaman geçtikçe Türkçe nin de gelişeceği doğrultusundaydı…

Aranızda benim durumumda olan var mı? Acaba pedogog a mi gitmeli? Okul Tanıma çalışmaları gözlemlerine ne kadar güvenmeli? Fikirlerinizi almak istedim.

Bu ekstrem bir örnek gibi görünse de, kalburüstü semtlerde yaşayan anne-babaların çoğunun bu kafada olduğunu, Türkiye’de yaşasalar da kendilerine Türkiye’de yaşamıyormuş gibi bir dünya kurduklarını, evlere ve araçlara para döktükleri gibi okullara da para döktüklerini, kendi rahatları yerinde olduğu için Türkiye’yi terk etmek istemeseler bile çocuklarını ilk fırsatta yurtdışına göndermek istediklerini gözlemliyorum. İyi ihtimalle bu çocuklar anne babalarının lüks, rahat ve materyalist yaşamına burun kıvırıp yurtdışında tasarım okullarında okuyacak, hipster mahallelerde pahalı evler tutacak ve Türkiye’deki dergilere röportajlar verecekler.

Sapiens kitabında Yuval Noah Harari, millet, adalet, liberal hümanizm ve insan hakları kavramlarının insanların kurgusu olduğunu söylüyor; çıplak gerçek bu tabii ki. Bunların hiçbiri doğa yasaları değil, insanlar onlara inandığı için, ancak onların zihinlerinde varlar. Adalet dünyanın hiçbir yerinde tesis edilebilmiş değil; adaletsiz ayrımcılık dünyadaki tüm toplumlarda gözleniyor. Sonra millet kavramını ele alalım: Benim Türkiye’de doğmuş olmam hayatımı, seçimlerimi neden etkilesin ki? Bundan etkilenmemek gibi bir şansım varsa, etkilemesine neden izin vereyim (ya da veriyorum)?

Hümanizme gelecek olursak, Harari hümanizmi dinler arasında sayıyor ve hümanizmin kökenini tek tanrılı dinlerde aramamız gerektiğini söylüyor. Diyor ki, her bireyin özünde değerli olduğuna dair (mesela acı çeken hayvanlara kayıtsız kalırken acı çeken insanlar için üzülmemizi haklı çıkaracak) bilimsel bir bulgu bulunamamıştır.

Günümüzün en önemli hümanist mezhebi, “insanlık”ın en temel özelliğinin bireysellik olduğunu, bu yüzden de birey özgürlüğünün kutsal olduğuna inanan liberal hümanizmdir. Liberallere göre insanlığın kutsal niteliği her bir Homo sapiens bireyin içinde yer alır, birey olarak insanların içindeki bu öz dünyaya anlam katar ve tüm ahlaki ve siyasi otoritenin de kaynağıdır. Bu yüzden, etik veya siyasi bir ikilemle karşılaştığımızda kendimize dönerek iç sesimizi dinlemeliyiz, yani insanlığın sesini. Liberal hümanizmin temel ilkeleri, içimizdeki bu sesi dışarıdan müdahalelere ve gerçekleşebilecek zarara karşı korumaktır. Bu ilkelerin oluşturduğu bütüne “insan hakları” diyoruz.

Bu ilkeler, liberallerin, örneğin işkenceye ve idam cezasına karşı olmalarının sebebidir.

Liberal hümanizm insanları kutsallaştırsa da Tanrı’nın varlığını yok saymaz, hatta tek tanrılı inançlar üzerine kuruludur. Her bireyin özgür ve kutsal bir doğası olduğuna ilişkin liberal inanç, özgür ve ebedi bireysel ruhlara inanan Hıristiyanlıktan doğrudan miras alınmıştır. Ebedi ruhlar ve yaratıcı Tanrı dışarıda bırakılınca, liberaller için birey olarak Sapienslerin nesinin bu kadar özel olduğunu açıklayabilmek giderek zor hale gelmiştir. (sf. 230-231)

İnsan organizmasının işleyişini inceleyen bilim insanları, ruh diye bir şey bulamamış ve giderek, insan davranışının hormonlar, genler ve sinapslar tarafından yönlendirildiğini, iradenin o kadar da etkili olmadığını iddia etmişlerdir. Davranışı belirleyen bu güçler şempanzeler, kurtlar ve karıncalarda da aynıdır. Hukuki ve siyasi sistemlerimiz bu uygunsuz keşifleri genelde görmezden gelir. Samimi olarak merak ediyorum, biyoloji bilimiyle hukuk ve siyaseti ayıran duvarları daha ne kadar koruyabileceğiz? (sf. 236)

Harari sanırım bu bilimsel bulgular ışığında insanlara nasıl değer veriyorsak hayvanlara ve diğer canlılara da aynı şekilde değer vermemiz gerektiğini savunuyor, ancak bu bilimsel bulgular ters tepip insanların acılarına da hayvanların acılarına olduğu gibi kayıtsız kalınmasına yol açabilir. Ama bu bir başka yazının konusu.

Peki biz romantik hümanistler, devletimiz vatandaşlarının hakkını yediğinde neden bu kadar üzülüyoruz, öfkeleniyoruz? Yenen bizim hakkımız değil. Tabii ki her gün sokakta bir sürü abuklukla karşılaşıyoruz ama henüz bir patlamada ölmüş değiliz, tanıdığımız kimse şehit düşmedi, Güneydoğu’daki sokağa çıkma yasakları sırasında öldürülenler arasında tanıdığımız kimse yoktu, hapse atılmadık (ama tanıdığımız, sevdiğimiz insanlar tutuklanıyor ve bir iddianame bile olmadan aylarca hapiste kalıyor, o ayrı), yıllarca emek verdiğimiz işimizden atılmadık, çoluğumuz çocuğumuz istismara uğramadı. Çocuklarımızı özel okullara gönderiyor, özel hastanelere gidebiliyoruz. Haksızlığa karşı neden öfkeleniyoruz? Kendi başımıza da gelebilir diye mi korkuyoruz? Yoksa haksızlığa öfkelenmek için haksızlığı görmek yeterli mi? Yoksa aslında bizim de mi hakkımız yeniyor? Hapisteki gazetecileri okuyamadığımız, siyasetçileri meydanlarda ya da televizyonda göremediğimiz, işinden edilen akademisyenleri dinleyemediğimiz için aslında bizim de mi hakkımız yeniyor? Ama öfkemizin sebebi bu da değil bence. Yapılan haksızlığın kendisi, tek başına öfkelenmemize yetiyor.

Millet, adalet, insan hakları kavramları insanların icat ettiği ve dünyada tesis edilmesi imkansız birer kurguysa, Türkiye’de insanların hakkının hukukunun gasp edilmesine hiç ses çıkarmayıp, sanki Türkiye’de değilmiş gibi yaşamlarını sürdürenler aydınlanmış ve dünyayı olduğu gibi kabul etmiş realistler midir? Aslında onlar da bizler gibi üzülüyor, öfkeleniyor, ama korktukları ve riskleri engellemeye çalıştıkları için mi ses çıkaramıyorlar, yoksa gerçek bir kayıtsızlık halini, her zaman kayıtsız kalamasalar bile gerçek bir sorumsuzluk hissini yakalamayı başarmışlar mı?

Harari her bir bireyi diğerlerinden ayıran bir özü, bir ruhu olduğunu kabul etmiyor. Romantiklerin hormonları, genleri, sinapsları realistlerinkinden farklı mı çalışıyor? Bilmiyorum. Ama yaşam ve yetiştiriliş tarzı ile siyasi tercihlerinin benimkine benzediğini bildiğim bazı insanlara, en az benzemeyenler kadar yabancı hissediyorum.

Reklamlar