Kategori: Kültür

Sekiz yüz yıllık bir iz sürme hikayesi

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

Processed with VSCO with m5 presetYukarıdaki fotoğrafı Ağustos ayında Kafkasya’da bir dağ köyünde çektim. Sofrada oturan kişilerin arasında dil, din, kültür veya yaşam tarzı birliği yok. Sofra yol kenarındaki küçük bir Ortodoks şapelinin hemen yanındaki çardakta kurulu. İlk bakışta bu insanların tam olarak hangi özelliği paylaştıkları veya hangi amaçla bir araya geldikleri de belli olmuyor. Türkçe, Rusça, Osetçe, Macarca veya İngilizce konuşarak iletişim kuruyorlar. Farklı ülkelerin pasaportlarını taşıyorlar, bambaşka meslek kollarına aitler ve hepsinin hayat hikayesi de farklı. Ortak noktaları kaybettikleri müşterek ataları Alanlar’ın izini sürmek için bu sofra etrafında sekiz yüz yıl sonra ilk kez bir araya gelmeleri.

Türkiye’nin haberdar olmadığı bir boykot

Okan Doğan, okando@yandex.com

evgeny_kissin_1-print
Çizim: Elif Mercan

Lizbon, Erivan, Locarno, Tiflis, Ohri, Essen… Birkaçı Google’lanmaya şayan bu şehirler, dünyaca ünlü piyanist Evgeny Kissin’in halihazırda duyurulmuş olan konser programında kültür sanatın çok daha olağan şüphelisi şehirlerin arasında kendilerine yer bulabilmişler. Ne yazık ki bu yoğun programda İstanbul bulunmuyor. Dünya şehirlerinin uluslararası müzisyenleri hak ederliklerine göre sıralandıkları bir liste var da İstanbul bu listede bu şehirlerin bile gerisinde mi kalmış peki? Hayır. Genel olarak Türkiye’nin klasik müzik dünyasının kırıntılarıyla beslendiği iddia edilebilir; ancak İstanbul tekil organizasyonlarla süperstar icracı ve şefler liginden 1959’da Leonard Bernstein’ı ve New York Filarmoni Orkestrası’nı, 1966’da Arthur Rubinstein’ı, 1967’de Svyatoslav Richter’i ağırlamış bir şehir. Genç yetenek, yükselen değer, “acaba yavaş yavaş devri geçiyor mu” denilen isim ve feri kaçmış yıldız kategorilerinde misafirleri de eksik olmuyor. Bunların üzerine, darbe, sıkıyönetim, düşük yoğunluklu iç savaş ya da agresif neoliberal dönüşüm demeden kesintisiz devam ederek 2016’da 44.sünü idrak etmiş bir klasik müzik festivali de var. Festival bu süreçte çok sayıda müzisyeni (Menuhin, Svetlanov, Oystrakh, Bell, Gilels, Maisky, Muti, Boulez, Gergiev, Wang…) memlekete getirmiş. Fakat dediğim gibi, Kissin’in ajandasında İstanbul yok, hiç olmadı ve olmayacak. Çünkü Kissin Türkiye’de çalmayı reddediyor.

Bir kitap, bir film, birçok Miles Davis

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

miles_ahead_poster-print

Sıradanlaşan popüler müzik ve film piyasasından sıkılmışken, caz müziğinin kült isimlerinden Miles Davis’i, doğumunun 90. yılında, biyografik film “Miles Ahead” aracılığı ile anmak nasıl da güzel oldu! Davis’i canlandıran ve aynı zamanda yönetmen koltuğundaki Don Cheadle, film için yıllarca hem trompet çalışarak, hem de Miles Davis’i inceleyerek çok başarılı bir performans sergilemiş. Filmin yarı-kurgusal olması ve Davis’in müzik kariyerine ara verip, türlü sorunlarıyla inzivaya çekildiği bir dönemi yansıtıyor olması ise pek çok eleştirinin hedefi olmuş. Miles Davis’in otobiyografik romanında da bu döneme çok kısa değinilmektedir.

Adını 1957 yılında çıkan albümden alan Miles Ahead, Rolling Stones dergisi için çarpıcı bir röportaj yapmak amacıyla Davis’in dünyasına zorla girmeye çalışan bir muhabir (Ewan McGregor) ile Davis’in kısa bir süredeki aksiyon dolu maceralarını aktarıyor. Yolları plak şirketlerinden, gangsterlere ve uyuşturucu satıcılarına kadar uzanıyor. Flashback’ler ile Davis’in müziğinden ve duygusal geçmişinden anılara da sık geçişler yapılıp usulca tekrar mevcut zamana bağlanılıyor. Miles Davis için bir sahnede bir araya gelen Esperalda Spalding ve Herbie Hancock gibi isimlerin canlı performansını film aracılığıyla izlemek ve dinlemek bile büyük bir keyif. Diğer yandan; Miles Davis’i, 1945 sonrası Amerika’yı, cazın en parlak dönemlerini, birlikte çalıştığı müzisyenleri, dahil olduğu müzik gruplarını birinci ağızdan dinlemek ve tanımak için Davis’in otobiyografik romanını şiddetle tavsiye ederim. Miles Davis, sıradışı karakteri ve müziğiyle yakından tanınmayı hak etmektedir.

Bir anti-trend masalı: Yoksa siz hala Kahloist olmadınız mı?

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Frida
Çizim: Özlem Çelik

Normcore modasından bahsediliyordu bir blogda. “Stil yaratma derdine girmeden giyinmek” tanımı ardından ‘normcore’un olmazsa olmaz parçaları’ndan bahsediliyor: yırtık kotlar, bol trikolar, vs…Kime oy verdiğinden bağımsız olarak iktidarda olana sorgusuz bağlılık yeminleri edilir ya, moda da öyle bir şey oldu sanki. Bir Woody Allen filmi “Roma’dan Sevgilerle”de, basit bir yaşam süren bir memurun bir sabah kendisinin ünlü olduğunu iddia eden ve sıradan yaşamının detaylarına dair sorular soran gazeteciler ile etrafının sarılmasını, sonrasında da ünlü olma fikrini benimseyen adamdan ilgilerin çekilip eski normal hayatıyla başbaşa kaldığında yaşadığı hayal kırıklığını hatırlatıyor bana modanın değişen samimiyetsiz dengeleri. Bir bakmışsın istemli ya da istemsizce yaptığın seçimler bir trend olmuş, o trend almış başını gitmiş ve sen sanki kafa dinlemek için çıktığın yürüyüşte bir de bakmışsın dev bir konvoy ile çevrilmişsin, sahip olmaktan gurur duyduğun yalnızlığı da kaptırmışsın sözümona paylaşınca. Yeni yükselen trend ise “anti-trend”miş. Aslında kasıt anti-müstesna, casual… Maddi açıdan ise daha hesaplı değil. Sıradan gözükmek ve yaşamak için de ayrılan bütçe ve sarf edilen emek az değil. “Doğal, sanki hiç üstüne kafa yorulmamış, vakit harcanmamış” havası vermek için uğraşılan saç ve makyaj; sağlıklı bir yaşam için değil de o kırmızı balık elbiseye sığabilecek formda kalmak için yapılan diyetler ve sporlar, gündelik ilişkilerde “bana ne canım, kendisi bilir” edalarında umarsız, havalı duruşların altındaki için içini yemeler, saklanan tripler…Kimi, neden kandırmaya çalışıyorsak? Hem fiziksel, hem de kültürel açılardan kendi özünden utanan bir millet iken, taklit ettiğimiz yalancı ‘doğallıklar’ın eğreti durması da kaçınılmaz. Diğer yandan, günümüzde internetin ve sosyal medyanın yaygın kullanımı ile olması gereken modeller olarak dayatılan fiziksel özellikleri görüp insanların beden algılarının bozulmaması da imkansız. Bu noktada Frida Kahlo’ya bağlanıyoruz. 

Ne güzel komşumuzdun sen Patti Smith!

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Patti Smith Complete3

16 yaşıma New York’ta girmiştim ve abimin bana doğum günü hediyesi “Patti Smith Complete” kitabıydı. Kitabın içinde şarkı sözleri, bazı bazı sözlerin açıklamaları, insanların, eşyaların, notların siyah beyaz fotoğrafları vardı. Patti Smith ismini sonraki yıllarda Roll dergisinde bol bol görecektim. Hep başucumda duracak, ara ara göz atılacak ama tam olarak da anlaşılamayacak o kitap ve o dönemlerde bende Radiohead’in, Jeff Buckley’nin, Smashing Pumpkins’in uyandırdığı heyecanı hissettirmeyen parçaları ile Patti Smith’i bir nebze daha anlayabilmem için bir 16 yıl daha geçecekmiş meğer…

Non-figurative

Mahide Bademli, mahidebademli@gmail.com

rafifportakal

Raffi Portakal’ın Enis Batur ile nehir söyleşisinden kitaplaşmış ‘Portakal’ın Yüzyılı’nı okuyorum. Pek çok izlekle okumak mümkün. Başlangıçta tarihi travmaları ve güzel anıları ile bir ‘azınlık ailesi tarihçesi’. Ama bu fonda, servetlerin el değiştirmesi, biriktirme ve koleksiyon oluşturma, eşya ve sanat eserinin anlamı, birinci kuşakta kazanılan servetin ikinci ve üçüncü kuşaklarda sanata erişim için kullanılarak burjuva kültürünün hedeflenmesi, ‘unique’e değer biçmenin psikolojisi ve ekonomisi..var ki var..

Bu hikayeler, sanat ve zanaat marifetiyle yaratma, miras yoluyla veya seçerek ve bedelini ödeyerek nesnelere sahip olma, biriktirme, koruma, gönüllü veya zorunlu vazgeçme süreçlerini, yani insanların ve nesnelerin bir süreliğine kesişen kaderlerini anlatıyor.

Tabii teğet geçen kaderler de var ve sebep ‘para’ değil!

Youth: Gençliğe retorik ağıt

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

youth-poster-2Hızlı ve renkli gençliğinin yerini prostat sorunlarının gündemi kapladığı ve apatik olmakla eleştirildiği bir yaşlılığa bıraktığı Fred’e, doktor, tahlillere göre tamamen sağlıklı olduğunu söyler ve ekler: “Gençlik seni dışarıda bekliyor”… O sırada pencereden dışarı bakan Fred ise gülümsemekte olan, diş telleri, kepçe kulakları olan genç masöz kız ile gözgöze gelir. Gençliğin her zaman güzel olması gerekli midir?

Poliklinikte şikayetini sorduğum genç kadın, “Sanki sis çökmüş üzerime” demişti elleri göğüs kafesinin üzerinde gözlerini tavana sabitlemiş bir şekilde derin soluk alırken. Gözü ne renkti, vücut ölçüleri nasıldı hatırlamıyorum ama bu cümleyi kuran bir kişi çirkin olamazdı. Tolstoy’a göre ise güzellik, bizde herhangi bir arzu uyandırmadan, bize zevk veren şeydi.

Lobster: No country for the single

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Afili adıyla “devlet hizmet yükümlülüğü” olarak adlandırılan kavram, doktorlara diplomalarını alıp mesleklerini icra edebilmeleri için şart koşulan zorunlu hizmete; hatta halk arasındaki adıyla “şark hizmeti”ne karşılık gelmektedir. Tıp fakültesini bitirdikten sonra pratisyenlik zorunlu hizmeti, uzmanlık eğitimi alırsan sonrasında ikinci bir zorunlu hizmet, hatta uzmanlık üzerine yan dal da yaparsan, üçüncü bir zorunlu hizmet ile akademik kariyer hedefleyerek okudukça okuyan idealist doktor ödüllendirilir. Günümüzde ise, zorunlu hizmet, şark hizmeti ile aynı tanıma kavuşmuştur. Örneğin Şubat devlet hizmet yükümlülüğü kurası münhal kadroları incelendiğinde, Şırnak, Hakkari, Diyarbakır, Mardin, Ağrı gibi gündemin coşkuyla yaşandığı illerin büyük yer kapladığı görülmektedir. Tabii ki de herkesin sağlık hizmeti alma hakkı vardır ancak öğretmenlere şehri terk etme izni verilen, sivillerin yok uğruna öldüğü ve itibarsızlaştırılan doktora şiddetin meşrulaştırıldığı günümüz düzeninde, terörün ve kaosun içine kim göz göre göre gitmek ister ki? Senelerce dünya meselelerinden izole asosyal bir öğrenim hayatı sürmüş olan doktorlar, meslekleri gereği savaş dahil tüm koşullarda hastalara derman olmaya devam etmek zorundayken; öğrencilikte koptukları gerçeklikle aralarındaki mesafeyi fersah fersah kapatıp kendilerini tüm olayların ve de politikaların merkezinde buluyorlar, ne ironik!

Özgürlük ve aile

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com 

ozgurluk

Yıllar önce Oruç Aruoba’nın bir kitabında okumuştum şu cümleyi: Woyzeck oyunundan bir cümleymiş sanırım, “Her insan bir uçurumdur. Başını döndürür kişinin, gidip aşağı bakınca.” Jonathan Franzen’ın Özgürlük romanındaki dört ana karakterden her biri, bir uçurum gibi. Yer yer insan, hayatlarını neden ve nasıl bu kadar karmaşık hale getirebildiklerini merak ediyor. Oysa hayatın ve insanların duygularının basit olduğunu varsaymak, insanın gerek kendisiyle, gerekse etrafındaki insanlarla ilgili pek çok şeyi görmezden gelmesiyle mümkün ancak. Bu hatayı işleyenler, ne kendilerini tanıyabilirler, ne de etraflarındaki insanları. Böyle yapanlar için başkalarının kararlarını irrasyonel ya da ahlaksızca diye yargılamak da çok kolaydır.

Suriye: Yıkıl git, diren kal!

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Suriye ile ilgili haber 2236 SURIYE.inddve yorumları düzenli olarak takip ediyor değilim. Haberlerde ve tartışma programlarında duyduğum kadarıyla aklımda olaylar ve isimler kalmıştı: Esad/Esed, Amerika’nın terör örgütü ilan ettiği Nusra, Özgür Suriye Ordusu, Kobani, Rojava, PYD, YPG, Ezidiler, kimyasal silahlar, sınırda durdurulan MİT tırları, güneydoğuda savaşçıların tedavi edildiği klinikler, tampon bölge, eğit-donat programı, Reyhanlı saldırısı, Suriye’den gelip perişan durumda yaşayan, trafik ışıklarında dilenen mülteciler, rehinelerin kafasını kesen IŞİD/DEAŞ, yıkılan Palmira antik kenti, 6-7 Ekim olayları, Süleyman Şah türbesi, Suruç saldırısı, Yunanistan’a geçmeye çalışırken boğulup cesedi karaya vuran mülteciler, Aylan Kurdi’nin o içler acısı fotoğrafı, Merkel’in ziyareti, Ankara saldırısı, Rusya’nın müdahalesi, Türkmenlerin durumu… Bütün bunlar sanki büyük bir yapbozun rastgele parçaları gibiydiler, ama resmin bütünüyle ilgili bir izlenim oluşmuştu kafamda: Türkiye hükümeti, muhalifleri destekleyerek iç savaşın büyümesine yol açan aktörlerden biri haline geldi. Hem mültecilerin durumu, hem IŞİD tehdidi, hem de Suriye’deki gruplar arasındaki çatışmaların, bu grupların Türkiye’deki “akrabaları” arasında gerilime yol açması nedeniyle, Suriye’deki savaş Türkiye vatandaşları için de çok ciddi bir maliyet ve tehlike yarattı. Bütün bunlar hükümete desteği azaltmadı ve hükümete desteği azaltmayan şeyler olmamış kabul ediliyor, ama bunlar oldu.