Kategori: Toplum

15 Temmuz gecesi, bugün ve yarın

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

İnsanın daha önce yaşamadığı bir şeyin gerçekleşiyor olabileceğine inanması da, böyle bir şeyin gerçekleşebileceğini önceden tahmin etmesi de zor olabiliyor. 15 Temmuz gecesi ilk başta yaşadığımız şaşkınlığı ve sanki bir tiyatro oyunu izliyormuşuz hissini böyle açıklıyorum şimdi.

Odadaki filin adını koyalım: Görgüsüzlük

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

Vedat Milor’un “Güneyde bir ton para dökeceğime Avrupa’ya giderim” başlıklı yazısı, geçtiğimiz aylarda Yan Yol’da “Kazıklanmayı neden seviyoruz?” konulu bir bölüm hazırlamamıza vesile olmuştu. İlerleyen haftalarda da konu özellikle gazete köşelerinde sıkça tartışıldı, hatta Güney sahillerimiz yerine Yunan adalarını tercih edenlere vatan haini iması yapanlar dahi oldu. Tesadüf o ki, alevlenen bu tartışmadan bir ay kadar sonra kendimi Yunan adalarında bayram tatili geçirirken buldum. “Buldum” diye altını çiziyorum, çünkü Bodrum’da ailemle geçirmeyi planladığım bu tatili “neden olmasın ki?” diye düşünüp (belki tartışmaların da etkisiyle) ani bir kararla Yunanistan’da devam ettirdim. Bu rota değişikliği ile birden fazla konuda kâra geçtiğimi düşünüyorum. Birkaç başlık altında özetlemeye çalışacağım.

Post-factual democracy

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Yan Yol’un 12 Temmuz Salı günkü programında, Brexit ve Donald Trump’ın başkan adaylığı ile ilgili analizlerde sıkça dile getirilen “post-factual democracy” kavramını tartıştık. “Post-factual democracy”e, tam bir çeviri olmasa da “gerçeküstü demokrasi” adını taktık ve bu durumu, “politikacıların doğruyu söyleyip söylememelerinin seçmenlerin oy verme davranışlarına etki etmediği” yeni bir dönem olarak tanımladık. Gerçeklerin, olguların, doğruların bir önemi yoktu, politikacıların insanlarda hitap ettiği ya da harekete geçirdiği duygular önemliydi.

İçindeki çocuk

Aycan Koç, aycankoc@hotmail.com

İnsan ruhu bağlanmaya muhtaç bir acizlikle yaşamaya ne zaman bu kadar bağlandı bilmiyorum. Hep böyleydi de ben mi kandırdım kendimi kısmını ise kestiremiyorum. Bilmediğim çok şey var şu hayatta. Mesela 4 milyar küsür yıldır dünyada olup biten hadisenin kaynağını bilmiyorum. Neden deliniyor ozon, neden tükeniyor soyu hayvanların bilmiyorum, neden sürüyor savaşlar, neden savaşmasak bile öldürüyoruz birbirimizi bilmiyorum. Bildiklerimi ise tekrar tekrar çıkarıp bakmadıkça unutuyorum. Dunya tarihince yaşanan soykırımları, öldürülen masumları, açlıkla sınanan çocukları, parayla semiren patronları unutuyorum. Bilmediklerime ekleniyor unuttuklarım da. Ama en çok bilmediğim yine de, insan ruhunun bağlanmakla ilgili takıntılı devinimi yine de. Biliyorum hep anlatacaksınız bana. Bir kısmınız Maslow’un piramidinden bahsedecek, ihtiyaçların hiyerarşik yükselişinden filan. Bir kısmınız ulvi uhrevi ve dahi ilahi bilinmezlikler sıralayacak belki. Bir kısmınız da doğanın değişmez varoluşunun altını çizecek. Ne diyeceğinizi biliyorum. Bilmediğim söyleyemeyecekleriniz oysa. Dile getiremeyecekleriniz. Başka bir deyişle, hisleriniz… Nasıldılar ve nasıl evrilttiniz onları? Evriltirken nasıl törpülediniz? Hayalperest çocukluklarınızı nasıl terbiye ettiniz? Bunları bilmiyorum. Ama kendimden bildiklerimden bilmediklerime uzanırken tutacağım gerçekliğin karanlığını az çok tahmin edebiliyorum.

Bir diyeceğim var benim!

Aycan Koç, aycankoc@hotmail.com

Belki çok şaşırtacak kimisini söyleyeceklerim; büyük bir aydınlanma, derin bir örselenme, apansız bir dönüşüm yaşayacaklar kim bilir. Zira aydınlanıp dönüşmenin, örselenip düşmenin, düştüğün yerden gürültüyle kalkıp tekrar yürümenin, yürüdüğün yolu daha önce kimse yürümemişçesine dillendirmenin zamanındayız şimdi biz. Sosyal medya hesaplarında mutluluklarımızı kusmanın vaktindeyiz. Düşüncelerimiz çok değerli, anılarımızı herkes görmeli, kanaatlerimiz ne kadar havalı olduğumuzun en büyük göstergesi!

Masaüstü oyunlarının aklıma getirdikleri: deneyim ekonomisi

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

“İki oduna bir koyun verir misin?” veya “Taş satıyorum ilgilenen var mı?” gibi hiçbir bağlam içermeyen bu iki soru ilk okunduğunda pek bir anlam ifade etmeyebilir, fakat masaüstü oyunlarıyla haşır neşir olanlar eminim neden bahsettiğimi çoktan anladı. Bu cümleler, masaüstü oyunları arasında en popüler “başlangıç oyunu” olarak kabul edilen Settlers of Catan adlı oyunda yol, yerleşim yeri ve şehir inşa ederek en hızlı şekilde 10 puana ulaşmaya çalışan oyuncuların arasında dönen çetin ticari pazarlıklarının artık klişeleşmiş cümlelerinden birer örnek.

Masa üzerinde oynanan kutu oyunu denince dünyanın birçok yerinde hala ilk akla gelen isim Monopoly olsa da, gerek oyuna arka plan oluşturan konseptler gerekse oyun mekanikleri açısından birbirinden ayrışan binlerce farklı masaüstü oyunu var. Tam sayıyı kestirebilmek için başvurabileceğim güvenilir bir kaynak var mı bilmiyorum, fakat şu anda internetteki en kapsamlı masaüstü oyunu veritabanı olan BoardGameGeek.com’da listelenmiş 83,756 farklı oyun olduğunu görebilirsiniz. Somut ve soyut sayısız tema etrafında tasarlanan bu oyunların her biri farklı mekaniklerle işliyor – örneğin az önce bahsettiğim Settlers of Catan, zar atma, rota belirleme ve ticaret gibi mekanizmalar içerirken, başka bir popüler oyun olan Risk, bölge kontrolü ve oyuncu eleme gibi ilave mekanizmalar da içeriyor.

Peki, oyunun ve eğlencenin neredeyse bütünüyle dijital ortama göç ettiği yirmi birinci yüzyılda, insanları hala masaüstü oyunları oynamaya iten nedir? Gerçek hayattan uzaklaşma, düşünme, zihni çalıştırma/dinlendirme ve günlük yaşantıda karşılaşılamayacak durumları teorik olarak deneyimleme gibi ihtiyaçlarla oynanan neredeyse her türlü oyunu artık dijital ortamda da oynayabilmek mümkünken, insanların hala fiziksel olarak bir araya gelip oyun oynamayı tercih etmesinin sebebi ne olabilir? Karşılaştığım 12 Ekim 2015 tarihli bir The Guardian haberi, bana kalırsa bu sorunun cevabını doğru şekilde saptamış: fiziksel dürtülerin üstünlüğü. Yirmi birinci yüzyılda plaklar neden tekrar revaçta ise, masaüstü oyunları da benzer bir sebeple revaçta. İnsanların fiziksel dürtülerle hareket etme ve daha fazla duyu kullanma ihtiyacının baskınlığı nedeniyle, kimi oyuncular için masaüstü oyunları bilgisayar oyunlarına kıyasla daha farklı ve tatmin edici bir deneyim yaşatıyor. Kişiler böylelikle parçası oldukları deneyimle daha kişisel bir bağ kurabiliyorlar ve kişiselleşen her deneyim, onun bir parçası olmayı çok daha zevkli ve arzu edilir bir hale getiriyor.

Yurtlar üzerine

AA033A
Fotoğraf: Melis Oğuz

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

“Çaresiz bir cemaat yurdunda yer bulmuş kendine. “Bir baskı yoktu yurtta ancak oluşan havadan sabah namaza kalkıyor, öğleden sonraları çay-bisküvi eşliğinde Fethullah Gülen kasetlerini dinliyorduk” diye anlatıyor. ‘Abi’ler her şeyle ilgileniyormuş. Herhangi bir ders mi kötü hemen o dersi iyi bilen bir ‘abi’ bulunuyor ve başarıyla geçiyorlarmış. Akşamları ise yurdu destekleriyle ayakta tutan esnaf, Beyoğlu’nun ünlü restoranlarında kalan tatlıları yurda yolluyormuş. Bu dayanışma ruhu elbette üniversiteden mezun olunca iş bulma aşamasında da devam ediyor…

Var mı buraya kadar yeni duyduğunuz, bilmediğiniz bir şey? Yok. Bu düzen yıllardır yüzlerce okulda binlerce öğrenciyle devam etti, ediyor…

O zaman HSYK sonuçları sandıktan çıkınca mahallenin moralleri neden tarumar?

“Bugün A.B.İ’lere kızıyorsunuz da yıllardır aklınız neredeydi” diye sormayacak mıyız? Türk eğitim sisteminde büyük boşluklar var. Birileri yıllardır o boşlukları legal yöntemlerle doldurdu, dolduruyor.”

Cüneyt Özdemir’in 20 Ekim 2010’da Radikal’de yayımlanan “Sardı korkular, ‘gelecek onlar’” yazısından bir alıntı bu. Cemaat yurtları sanırım artık çok gözde değil, yerini TÜRGEV ve Ensar Vakfı gibi yerlere bırakalı çok oldu. Yurtlar kimsenin gündeminde değildi, ta ki Karaman’da ilköğretim düzeyindeki öğrencilerin kaldıkları özel yurtlarda (ya da evlerde?) cinsel istismara uğradığı ortaya çıkana kadar. Suçu işleyen kişiye çabucak ceza verildi, yurtlar yine gündemden düştü. Ama benim aklımda bu konuyla ilgili soru işaretleri kaldı. Bu yurtlar ya da evler yasal mıydı, yasadışı mı? Denetleniyorlar mıydı? Bu suçu işleyen şahsın çocuklarla birlikte Karaman valisine yaptığı bir ziyaretin fotoğrafları çıktı mesela ortaya. Valinin, İl Milli Eğitim Müdürü’nün kendilerini bu şahısla beraber ziyarete gelen çocukların nerede kaldıklarından nasıl haberi olmazdı? Bu soruların hepsine cevap vermek mümkün olmasa da, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim yurtlarıyla ilgili biraz bilgi topladım. Yardımları için Hümanist Büro’dan Seda Akço’ya teşekkür ederim.

Korku cumhuriyeti

Revolution
Fotoğraf: Canan Gündüz

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Korkuyorduk, hoşgörüsüz ve yargılayıcıydık. Keşfedip de çok beğendiğin bir şarkıyı herkese duyurmak için sosyal medyada paylaşmak istiyordun ama şarkıyı söyleyen grubun etnik kökenleri ve güncel haberler, politik nedenler nedeniyle vazgeçiyordun birilerinin saçmasapan bir yorumuna maruz kalmamak ya da senin üzerinden kendilerine bir platform oluşturacakların tartışmalarına mahal vermemek için.

Sağlık mı sektör mü?

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

George Bernard Shaw, 1911 yılında yazdığı Doktorun Dilemması oyununun önsözünde şöyle der: “Aklı başında bir milletin, fırıncılara ekmek pişirmeleri için para vererek ekmek üretiminin sağlanabileceğinden hareketle, bir cerraha kestiği bacağınız üzerinden para vermesi, insanın siyasi insaniyetten umudunu kesmesine yetiyor.” Bu sözden iki sonuç çıkarmamız mümkün: Birincisi, performans sistemi, sağlık sistemlerinin sağlığı iyileştirmek ve korumak amaçlarıyla her zaman bağdaşmıyor. İkincisi performans sistemiyle ilgili sorunlar, sadece Türkiye’ye ve günümüze özgü değil.