Yokuş aşağı

Mert Öztürk, mertinmaili@gmail.com

Photo32_34
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

Yıllardır bu anı beklemişti, ama şimdi, kendisine de rahatlıkla itiraf edebilecek kadar korkuyordu dışarıdan. “Soğukluğuna yaslandığım bu gri koridorda bile yaşamaya razıyım,” diye geçirdi içinden. Çok geçmeden elinde iki sayfa kağıt ile geldi gardiyan, “hadi şanslısın, bugüne yetiştirebildik seni, imzala şunları, biri sende kalacak, diğerini de bize bırakacaksın,” dedi. İmzalamam dese salmazlar mıydı acaba. Birbirine çok da benzetememişti imzaları, eli titreyerek uzattı. “ne zamandır kalem tutmadım, pek olmadı sanırım.”

Yaşlı cevizin cenazesi

Kerem Görkem, mkgorkem@gmail.com

ceviz
Görsel: Elif Mercan

Ben burada doğdum. Bu kentte, bu semtte, bu sokakta, bu apartmanın bahçesinde doğdum.

Bu kente, bu semte, bu sokağa ve bu apartmanın bahçesine doğdum yani.

Annem, yaşlı cevizin gölgesine kurulmuş bankın birbirine yakın iki ayağının arasına uzanmış, büyüyen bedenini nasıl olmuşsa sığdırmış oraya. Kimseler yokmuş, babam bile. Bir başına doğurmuş, içinden çıkartıp dışarıdan korumuş beni.

Siyah beyaz bir masal

Duygu Gençağ, duygugencag13@gmail.com

Photo28_28
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

Saatin dokuz çeyrek olduğunu görünce alelacele kapıya koşardım. İnce tabanlı ayakkabılarımı giyerken ıslak saçlarımı gıdıklamasın diye geriye atardım. Kitaplığından çaldığım birkaç kitap çantamda ağırlık yapar, önüme doğru sallanırdı. O zaman askısından tutar çantayı sallardım, sanki silkeleyince ağırlık yapmayacakmış gibi. Her seferinde askılar kopardı. Asansörü beklemeden beş katı inerdim, incecik tabanlı ayakkabının mermerde çıkardığı o laubali sesle… Terastan bakar, bana seslenirdi. Ben ıslak saçlarım bir yana, her an kopacak çantam, o şaşkın halimle karanlıkta görebilecekmişim gibi bakardım ona. Nereye gülümsediğimi bilmeden gülümserdim. Kendimi Maşuklar Yokuşu’ndan atarken halime gülenler olurdu. Benim bu koşuşturmama alışkın olan esnaflar, en çok da mahallemizin asi çocukları -hani beraber kupon doldurduğu. “Yenge yine vapura yetişmeye çalışıyor,” diye kendi aralarında son vapurun neden ona çeyrek kala olduğunu konuşur, bunu ayıplarlardı tespihten atiklik kazanmış uzun parmaklarıyla.

Çağrışım

Mithat Erdoğan, mithaterdogan3984@gmail.com

Processed with VSCO with fr4 preset
Fotoğraf: Mithat Erdoğan

Bir sabah uyandığında kendini böceğe dönüşmüş hâlde bulan Gregor Samsa’nın hikâyesini okuduğumda çok şaşırmış ve etkilenmiştim. Gregor Samsa normal bir insan formunda iken bir sabah kendini böcek formuna dönüşmüş hâlde buluyordu ve bu, vurucu bir dönüşümdü. Fakat hâlihazırda zaten ucube gibi bir şehir olan, hatta şehir müsveddesi denilebilecek kadar plansız yapılaşma ve betonlaşma mağduru İstanbul; bir sabah uyansa daha çirkin ve garip neye dönüşebilirdi ki? Aklıma Mel Gibson’ın oynadığı Mad Max serisindeki etrafı tahtalarla çevrili o küçük yerleşim yerleri geliyor bir tek.

Kentsel dönüşüm lügatini irdelediğimde karşıma çıkan kavramlar ve kelimeler de ayrıca enteresan.

Burada birkaçını ele almam gerekirse;

“Sanayi 4.0’la beraber Siyaset 4.0 da gelmeli”

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

cem say2

Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Cem Say ile seçimlerden iki gün önce Kanyon’da buluştuk. Geniş bir çerçevede yapay zeka uygulamalarını, bu uygulamaların hangi alanlarda hayatımızı nasıl değiştireceğini ve ülkemizin bu gelişmelere hazır olup olmadığını konuştuk.

Açtırma kutuyu: İletişim teknolojileriyle imtihanımız

Ali Açıkgöz, aliacikgz@gmail.com

AliAcikgoz
Görsel: Elif Mercan

Eski Yunan mitolojisinde insanın yaratılışının hikâyesi bitmek tükenmek bilmez aile kavgalarının bir adımıdır. Amcaoğulları Zeus (Sebep) ile Prometheus (Öngörü) arasındaki husumet, Prometheus’un tanrı katının mucit üyesi Hephaestus’un imalathanesinden “ateşi” çalıp, toprak ve su ile yoğurulup hava ile kuruyan insanlara bu ateşi, yani hayatı vermesi ile doruk noktasına varmıştır. Bu itlik, serserilik ve hırsızlık (1) silsilesinin sonucunda küplere binen Zeus, hem Prometheus’u bir dağ başına zincirletir hem de her gerçek iktidar sahibi gibi bir de ailesi ile uğraşır. Hephaestus’a ismi Pandora olan ilk kadını yaptırır, akabinde kadının eline bizim dilimize de “kutu” olarak geçen bir küp (testi, vazo) tutuşturur. Kadıncağızı gökten zembille Prometheus’un kardeşi Epimetheus’un (Aklın Sonradan Başa Gelmesi ya da Hıyarlık?) yanına indirir. Hâlbuki bu, Zeus’un hısımlarına kurduğu bir tuzaktır. Kadıncağızı pek seven Epimetheus, öngörülü ağabeyi Prometheus’un “Bu kızdan hayır gelmeyecek” cihetinden uyarılarına kulak asmayıp hıyarlık eder ve Zeus’un zokasını yutar. Pandora ise büyükler kendisini reddetmeye çalışadursun, elindeki “kutunun” içinde ne var diye merak etmektedir. Kadıncağızın bilmediği şey, Zeus’un hain planlarının parçası olarak yaptırdığı kutunun içinin dışından büyük olduğu ve şehvet, hastalık, açgözlülük, şehvet, ölüm gibi belalarla dolu olduğudur. Nihayetinde Pandora’nın kutunun kapağını kaldırması ile beraber, kutunun içindeki belalar Prometheus ve Epimetheus kardeşlerin ve insanların başına üşüşür. Pandora kapağı kapatır. Neyse ki küpün içindeki şeylerden biri içerde kalmıştır: Umut. Neden “neyse ki” diye yazdığımı soracak olursanız; madem ki küpün içinde o kadar bela vardı, umudun onların yanında ne işi vardı? Neyse ki (yine mi?!) konumuz ne hatalı çeviriler, ne de sonu gelmez ahlaki tartışmalar.

Teknolojinin homosapiensle imtihanı: Tıp ve teknoloji

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Canan gorsel
Görsel: Tolga Özasıl

“Tıp çok ilerledi. Eskiden böyle miydi?” Bizleri büyüten sözler acaba geçmişten bugüne ne kadar büyüdü? Doktorların sadece muayene ile tanı koyup tedavi ettiği, ölümlerin neredeyse hepsinin “kalp” kaynaklı olduğu dönemleri de biz görmedik tabii. Günümüzde ise, doktorların sadece muayene ile tanı koyabilme yetilerinin nispeten körelmesinin yanı sıra hem hukuki açıdan kendini korumak, hem de hastanın güvenini sağlamak amacıyla tetkiklerden yardım istememek neredeyse imkansız. Diğer yandan, tedavisi muhtemelen mümkün olmayan birtakım hastalıkların tanısı için ileri tetkik girdabında sürüklenen hastaların da ölümleri eninde sonunda herkes gibi “kalp” kaynaklı olmaya devam ediyor. Akademik merakın hastalığın önüne geçtiğini düşünen bazı hastalar hastaneye gitmemek için koşullarını zorlarken, bazı hastalar ise fazla sonuç odaklı buldukları doktorların alternatiflerini farklı kurumlarda araştırmaktan yorulmuyor. Uzay çağına geçecek olsak bile, malum kahramanlarımız, hastaların ve de sağlık çalışanlarının hâlâ eski sürüm “homosapiens” olmaları nedeniyle belli klişe söylemler ve davranışlar yeni nesillere aktarılmaya devam ediyor. Neyse ki, her şeye rağmen, teknolojik gelişmelerin önü kesilmiyor.