Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Kedi-webposter (1)

T.S Eliot, ünlü şiiri Kedilerin Adlandırılması’nda (The Naming of Cats-Old Possums Book of Practical Cats, 1939), kedilerin en az üç ayrı ada sahip olmaları gerektiğini söyler. Birinci sırada gündelik, sıradan adları vardır, ikinci olarak da daha özel ve gururlu adları vardır. Bunların üstünde ve dışında bulunan üçüncü adlarının ise dile getirilemeyeceğini söyler. T.S Eliot’a göre hangi kategorilerdedirler bilinmez ama Ceyda Torun’un yönettiği, Türk-Amerikan ortak yapımı Kedi (2016) belgesel filmindeki kedilerin isimleri de kendileri kadar renkli: Sarı, Bengü, Psikopat, Deniz, Aslan Parçası, Duman, Gamsız…

Sevecen Bengü yumuşak, karşı cinslerinin bile korkulu rüyası (dişi) Psikopat ise sert sevilmekten hoşlanıyor. Gamsız bulduğu her aralıktan içeri arsızca sızar, Deniz pazarın altını üstüne getirirken, asil kedi Duman ise düşük kalorili diyet ile beslendiği lüks restorandaki köşesinden kıpırdamıyor. Aslan Parçası, balık lokantasının istenmeyen misafirleri fareler ile özel eğitilmişcesine cansiparane mücadele ediyor. Sarı’nın da homo sapiens anneler gibi anne olalı çok değiştiği söyleniyor. Aslında şöyle bir bakınca, karakter farklılıkları ve fırsat eşitsizlikleri açısından da homo sapiensi andırıyorlar.

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Gayrimenkul_cmyk
Fotoğraf: Irmak Akman

Türkiye’de konut piyasası ağırlıklı olarak çevresinde aşırı rekabetçi bir girişim sisteminin olduğu piyasa odaklı bir yapıya sahip. Konut girişimcisi yerel/genel ekonomik belirsizliklere karşı karlılığını koruma mücadelesi verirken, tüketici ise fiyatların rasyonaliteden koptuğunu düşünse de gelir grubuna göre iyi yatırımcı olmaya veya finansman sorunlarını çözmeye çalışıyor. Bu yapı (Scumpeteryen) bir yaratıcı yıkım süreci içinde kentsel alanları dönüştürüyor, yeni zenginler ve yaşam alanları yaratıyor. Bu süreçte alan, gereğinde yaratılarak bulunuyor. İmalat, türlü finansman biçimlerinin yarattığı imkânlarla olabildiğince hızla yapılıyor. Projeler en yaratıcı (ve bazen banker krizi dönemini hatırlatan) satış kampanyalarıyla likide edilmeye çalışılıyor. Bu, hem etkin, hem spekülatif, “altına hücum” resminin büyümeye/istihdama olumlu katkıları var. Ancak, kaynakların etkin dağılımı ve kullanımı açısından değerlendirdiğimizde, gayrimenkul piyasasının son 20 yılı ifrat (bugünkü durum) ve tefrit (dünkü durum) arasında gidip gelmiştir. TOKİ’nin kısmen etkili olan sosyal etkisi (kendi içinde başarı hikâyesidir) durumu biraz hafifletse de, konut piyasasının genelde “sektör-makro beklentiler odaklı” okunduğunu ve orta gelir grubunun konuta erişim güçlüğü üzerinde yeterince araç/politika üretilmediğini söyleyebiliriz. Özellikle büyük şehirde yaşayanlar için konut sahibi olmak uzun dönemli ve yüksek maliyetli bir iş. Gelirden/servetten aldığı pay belli olan sokaktaki vatandaş için bu makro resim (emsal, rant, büyüme, istihdam, kampanya vs.), duyulmak istenen müzikle gerçekten ilgisiz.

Dr. Yener Coşkun, “Konut sahipliğinin artmaması sizi de düşündürmüyor mu?” Gayrimenkul Türkiye, 27 Mart 2017.

Belki de son beş yıldır herkesin aklında olan soru, bir gayrimenkul balonu yaşayıp yaşamadığımız ve eğer yaşıyorsak bu balonun ne zaman patlayacağı. Birinci köprüden geçip de Anadolu yakasında ilerlerken karşılaştığınız acayip inşaat manzaraları, insanı gerçekten dehşete düşürüyor. (Eminim Anadolu yakasında yaşayanlar da benzer manzaraları Avrupa yakasına geçtiklerinde görüp dehşete düşüyorlardı.)

Ozan Şakar, ozan_til@yahoo.com

isciler_1_web
Çizim: Elif Mercan

Son bir yıldır okuduğum en ilginç ve benim gözümde en önemli haberlerden biri Kaliforniya’dan gelen bir haber. Haber kısaca şu: sensörlerle donatılmış bir robotik kol geliştirilmiş ve bu robot bir hamburger zincirinde ızgara üzerinde pişen hamburger köftelerini çevirmekle mükellef. Son derece basit bir iş yapıyor yani; normalde 16 yaşında, bir günde bu işi öğrenip asgari ücret bile diyemeyeceğimiz bir ücret alarak bu işte çalışanların yaptığı bir iş. Bu haber neden bu kadar önemli peki?

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

img-529125804-cmyk
Çizim: Pınar Dönmez

Bu sıralar babam kendine yeni bir meşgale edindi: Yan Yol’da neler konuşabileceğimize dair bize önerilerde bulunmak. Kah bir kitap tutuşturuyor elime, kah gecenin bir yarısı “ödevimi yaptım” diyerek bir mesaj atıyor bir haber ya da bir makale eşliğinde. En son önerilerinden birisi, Rolf Dobelli’nin NTV Yayınlarından çıkan Hatasız Düşünme Sanatı II oldu. Rolf Dobelli’nin “yapmamamız gereken 52 düşünce hatası”nı kaleme aldığı ilk kitaptan sonra, ikinci bir ciltle bu 52 düşünce hatasına yapmamamız gereken 52 düşünce hatası daha eklemiş. Okuması çok keyifli; şiddetle tavsiye ederim. Hayal gücünüz de zenginse, kendinizi analiz etmeyi de seviyorsanız, kitap ve kitaptaki her bir düşünce hatası daha da keyif veriyor okurken.

Ayşenur Kılıç, aysenurkilic.pols@gmail.com

moroccan woman
Fotoğraf: Ayşenur Kılıç

Kızılay’da genç bir kadınla çarpışmama ramak kala, refleks olarak özür dilediğimde –ve karşılığında aslında önüne bakmadan yürümekte olan kadının oralı olmadığını fark ettiğimde- Kundera’nın Alain’i hatırladım. Kendimin de Alain gibi bir ‘apologizer’ (özürcü) olduğunu o an fark ettim. Milan Kundera’nın Kayıtsızlık Şenliği adıyla dilimize çevrilen romanında Alain de bir kadınla çarpışmış, özür dilemiş ve karşılığında ‘gerzek!’ cevabını duyunca uzun bir sorgulamaya girişmişti. Sorgulamalarımız zaman zaman benzese de, Alain ile ayrı noktalara gitmiştik: O, istenmeyen çocuk olması durumunu düşünedururken, ben Türkiye’de yaşadığım kadınlığımı membrandan geçirmeye başlamıştım –ki bu ikisinde belki o kadar da ayrı noktalar değildir istenmezlik hissi?

Okan Doğan, okando@yandex.com

Türkiye’nin Ermeni sorunu, malum, tarihsel, sosyal, siyasi, diplomatik yüzleri olan karmaşık bir düğümler yumağı. Cumhuriyet tarihinin büyük bir kısmına damgasını vuran mutlak ilgisizlik ve bilhassa da 12 Eylül’den sonra yoğunlaşan hararetli bir inkâr döneminin ardından son on beş-yirmi yıldır bu meseleyle giderek daha çok meşgul olduğumuz, sürekli yeni şeyler görüp işittiğimiz yeni bir uğraktayız. Bu son dönem, belki bağlantılı, belki bağlantısız olarak Türkiye’nin kuruluşundan beri pikapta dönen şarkıların tükenmeseler de tükenmeye yüz tuttuğu ve herkesin Türkiye’ye yeni şarkılar yazmaya heves ettiği bir döneme isabet ediyor ayrıca. Dolayısıyla önümüzde tanıdık seslerin yeni yüzlere, yeni nağmelerin bilindik simalara çarpıp yankılandığı hareketli ve bereketli bir sahne var.