Yazar: Admin

Her şeye rağmen hayat

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Processed with VSCOcam with 9 preset
Fotoğraf: Sinem Silay

Günün tüm trajik haberlerini sunduktan sonra kasvetli yüz ifadesini bir anda mutlu bir ifadeye değiştiren spiker “hayat her şeye rağmen devam ediyordu” diyordu haber bültenini umutsuz kapatmamış olmak adına çok da haber niteliğinde olmamakla birlikte, birilerinin mutlu olduğu ya da mizah içeren bir olayı/videoyu sunarken. Facebook profillerimize yas tutan, şiddeti ve terörü lanetleyen resimleri bir kez koyduktan sonra, uzun süredir aydınlanmayan gündemlerimiz nedeniyle o resimleri değiştirmek ya da kendini iyi hissettiğin bir anını paylaşmak sanki insanlığa bir ihanet olmaya başlamıştı. Aynı saatte uyanıp, aynı trafik ışıklarında bekleyip aynı işi yapmaya devam ederken bireysel anlamda hayatlarımız aynı şekilde, her şeye rağmen devam ediyordu.

Kütüphane kültürü, baş meridyen ve İnka tapınakları

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

Başlıktaki üç şeyin benim bildiğim kadarıyla tek ortak noktası şu: hiçbiri Türkiye’de yok. Bu yazı diğerleriyle değil sadece kütüphane kültürü ile ilgili, ama özellikle kütüphane kültürünün yokluğu ile ilgili olduğu için Türkiye’de var olmadığına emin olduğum ve aklıma ilk gelen iki rastgele şeyi de yazıverdim. Sıfır sayılı baş meridyenin geçtiği herhangi bir nokta veya İnka medeniyetine ait bir tapınak nasıl Türkiye’de kesinlikle yoksa, insanların bilgiye serbestçe erişebildiği ve ortak çalışma alanı olarak kullanabildiği kütüphaneler etrafında oluşmuş herhangi bir kültür de yok.

Bağışlarla gelen huzur(suzluk): Boyfriend jean’ler ve yoksullar

Çağrı Yalkın, cagri.yalkin@brunel.ac.uk

Antropolog Andrew Brooks, “Clothing poverty: the Hidden World of Fast-Fashion and Second-hand Clothes” (Yoksulluğu Giydirmek: Hızlı Moda ve İkinci El Kıyafetlerin Saklı Dünyası) isimli kitabında sanılanın aksine “yoksulları giydirmeliyiz, onlara kıyafetlerimizi bağışlamalıyız” demiyor. Yıllar süren bir antropolojik saha çalışması sonunda, masumane bir şekilde özellikle İngiltere ve Kuzey Amerika’da derneklere, hayır kurumlarına bağışladığımız kotların (jean’lerin) nasıl olup da Afrika’da yoksullara satıldığını anlatıyor.

Sanal alemler çocuk oyuncağı değil

Yalın Solmaz, ysolmaz@gmail.com

Bir uzay gemisinin içindeyim. Önümdeki sedyenin üzerinde gri renkli bir uzaylı yatıyor; anlaşılan ölü ele geçirilmiş. Kafası gövdesine göre çok büyük ve kocaman gözleri halen açık. Solumda ve sağımda istemeyeceğim kadar operasyon aleti var, adlarını bilmediğim, dişçilerin kullandığı aletlere benzeyen ama onların beş katı büyüklüğünde. Bulunduğum oda bir kokpit gibi. Her yer cam ve camın ötesinde ucu bucağı belli olmayan uzay var. Bir sürü yıldız, galaksi, renkler, vesaire.

Cevap veremedik

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

Teknoloji, sağladığı ulaşılabilirlik ve gerçekleşen iletişimin eşit olamayacağını bize gösterdi. Peki bizler, bize yönelik iletişim teşebbüslerine yanıtsız kalırken ya da geç yanıt verirken aslında neler oluyordu?

En basit anlamda, yetişemiyorduk. Hepimiz yoğun bir CEO ya da magazin dergilerinde boy gösteren cemiyet hayatının ünlü simalarından değildik muhakkak, lakin bizi arayanlar da her daim şirket yöneticileri ya da ajans sahipleri değillerdi zaten. Biricik ailemiz, arkadaşlarımız da oluyordu cevap veremediklerimiz arasında. Fiziksel olarak, güç olarak, zaman olarak gene de yetişemiyorduk. Aslında bize ulaşmaya çalışanların sayısıyla doğru orantılı olarak ulaşabilenlerin ve ulaşamayanların sayısı da artıyordu.

Özgürlük ve aile

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com 

ozgurluk

Yıllar önce Oruç Aruoba’nın bir kitabında okumuştum şu cümleyi: Woyzeck oyunundan bir cümleymiş sanırım, “Her insan bir uçurumdur. Başını döndürür kişinin, gidip aşağı bakınca.” Jonathan Franzen’ın Özgürlük romanındaki dört ana karakterden her biri, bir uçurum gibi. Yer yer insan, hayatlarını neden ve nasıl bu kadar karmaşık hale getirebildiklerini merak ediyor. Oysa hayatın ve insanların duygularının basit olduğunu varsaymak, insanın gerek kendisiyle, gerekse etrafındaki insanlarla ilgili pek çok şeyi görmezden gelmesiyle mümkün ancak. Bu hatayı işleyenler, ne kendilerini tanıyabilirler, ne de etraflarındaki insanları. Böyle yapanlar için başkalarının kararlarını irrasyonel ya da ahlaksızca diye yargılamak da çok kolaydır.

Bu sadece bir başlangıç (mı)?

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

“Hikayenin sonunu merak ettim şimdiden, haber verirsen sevinirim” dedi adam kuru temizlemeden yeni çıkmış takım elbisesinin iç cebinden çıkarttığı kartını uzatırken. Yüz buruşturmuş gibi algılanmasına rağmen aslında sadece siyah kemik çerçeveli gözlüğünü gözüne yaklaştırmak için yapılan o meşhur manevrayı yaptı. Tam bir beyefendiydi, “too classy”… Şanslı azınlıktandı, ama yardımcı koşullar olmuş olsa da, şansını kendisinin yarattığı da aşikardı.

Dumanlı havalar

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Kış mevsiminin en sevmediğim yanı dışarı adımımı attığım ya da pencereyi araladığım anda karşıma çıkan acı kömür kokusu. Evimin çok yakınındaki tek katlı bir evde sürekli kömür yakıldığı için kışın evi havalandırmak ciddi bir operasyona dönüştü. Evin bacasının tütmediği ya da ince ince tüttüğü bir anı kollayıp, evin sahipleri sobayı beslemeden pencereleri kapatmış olmam gerekiyor. Yoksa kaşla göz arasında bacalarından kesif bir duman bulutu yükseliyor ve bizim evin içine doluyor. Hava nispeten sıcak olduğu halde neden bu kadar çok kömür yaktıklarını sorduğumda evimde çalışan bakıcı hanım “o evlerin içinin soğuk olduğunu,” ama dumanın bu kadar kötü kokmasının sebebinin kötü kalite kömür kullanmaları olduğunu söylüyor.

Değişim, eşitsizlik ve şehir efsaneleri

Nihan Akyelken, n.akyelken@gmail.com

Credit Suisse’in 2014 Küresel Refah Raporu’na göre, dünyanın en zengin kısmı dünya servetinin yarısından fazlasına sahip. Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin kapitalist sistemde eşitsizliği tartıştığı kitabının kısa süre içinde en çok satanlar listesine girmesi ve eşitsizliğin Avrupa siyasi söyleminde sıklıkla dile getirilmesi konuya ilginin arttığına işaret ediyor. Ancak, eşitsizlik, hâlâ, insanların kapitalist üretim sisteminin neresinde olduklarına göre değişen sosyal konumlarıyla eşlendirilmekte. Bu şekilde belirlenen sosyal konumlamaların tüketimden, tüketimin de kültürden bağımsız olarak görüldüğünü söylemek mümkün.

Yönler, etiketler, kimlikler

Canan Gündüz, canangunduzz@gmail.com

balik
Çizim: Nevin Öztürk

Apolitik olmak gurur duyulan bir şey değil belki. Bir eksiklik, belki de biraz güvende olma kaygısı. Aslında en çok da var olan seçenekler içerisinde ne istemediğini bilip, ne istediğini bilmemek üzerinden işleyen bir süreç. Hiç bir renk belli etmeyince etiketlenmemek ve sosyokültürel anlamda engebelerin daha az gözüktüğü bir hayatın insana kendini daha güvende hissettirmesi ise toplumsal açıdan acınası bir durum. Diğer yandan, politik görüşleri net olan ve tabiri caizse yer yer “atıp tutan” insanların da hayatta tutunabilmek, mesleki ideallerini gerçekleştirebilmek ve ailelerine düzgün bir yaşam sağlayabilmek adına pek tutarlı davranmadığı da herkesin görmeye alışık olduğu davranış biçimleri. Bu durum onların kişiliklerinden ödün vermelerine neden olup etik anlayışlarını mı sorgulatıyor acaba, yoksa bu sistemler silsilesi bu samimiyetsiz davranışlardan fazlasını hak etmiyor mu zaten? Hayata karşı delikanlı durmaya, net ve tutarlı olmaya çalışan bireyler için apolitik olmak vicdani bir rahatlık sağlıyor olsa gerek. Siyasal kimliklerin hala yönler üzerinden ifade edilmesi ise bazenç gülünç gelmiyor değil. Herkes aynı hayatı yaşıyor ama kendilerini etiketledikleri siyasi yön kimlikleriyle örtüşebilmek adına bunu duyulmasını, görülmesini istedikleri şekillerde ifade ediyorlar sanki. Başkalarını kandırdıklarını zannederken aslında kendilerini kandırıyorlar. Temel (ve de kaba) olarak herkes kendi çıkarı doğrultusundaki (toprak, din, dil, giysi, vs) toplumsal ve bireysel özgürlüklerini savunuyor aslında. Ve maalesef işler “bugün tüm içkiler benden, herkese her türlü özgürlük ve hugs for free!” mantalitesi ile yürütülemiyor. Bazı özgürlükler çok basit gözükmekle beraber büyük simgeler olup bizleri biz yapan unsurları parçalayan, istismar edilen maddeler olabiliyor. Bu durumda kime, hangi özgürlüğü ne kadar vermeliyiz? Buna kim karar veriyor? Her gün değişen yasalar mı? Ülkenin tamamından sorumlu olmakla beraber sadece belli kesim (%50 olur, aile ve eş dostluk %5 olur, karar veremedim) üzerine kafa yoran yöneticiler mi yoksa onların belirlediği hukukçular mı, eğitimciler mi? Gözlerinin içi gülenler, siz de etiketler üzerinden söyleyeceklerimden çok mutlu olmayabilirsiniz. Ön yargılara hapsolmamak adına genel konuşmak, bir tozbulutu olup fezada süzülme riskini beraberinde getiriyor kesinlikle, hissediyorum.