Organik yaşantılar ve fotokopi günler

Fergül Çırpan, Fergul.Cirpan@fco.gov.uk

Herkesin kendi içine döndüğü ve organik beslendiği bir zamandayız. Bu içe dönüş ve meditatif yollarla yakalanan özü algılama durumu her nedense bir dikta haline gelip adeta zorunlu bir trend durumunu alıyor. Gerçekten iyi miyiz yoksa iyi gibi mi görünüyoruz… Burada düğümleniyor gerçeklik ve ekranlardan öteye gidemiyor.

Kendinize aynada bakıp ‘İyi misin?’ diye sormayı bir deneyin bakalım…

55 yılda ne değişmedi?

Melis Oğuz, meloguz@gmail.com

Jane Jacobs’un, 1961’de kaleme aldığı “Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı” (The Death and Life of Great American Cities) isimli kitabın çevirisinin yayımlanmasının üzerinden beş sene geçti (çev.: Bülent Doğan; basım: Metis Yayınları). Bu kitap, belki de “kent ve kadın” minvalinde gerçekleştirdiğim çalışmalar sebebiyle benim başucu kitaplarımdan biri olmuştu; vakit bulabilsem (tabii uzmanlığım olmadığını da kabul ederek), kendim çevirip Türkçe kaynaklara eklemek istediğim bir kitaptı. Dolayısıyla beş sene önce çevrildiğinde, bu çevirinin çok daha önce yapılmamış olmasından mütevellit hafif buruk bir sevinç yaşamıştım. Orijinal baskısının üzerinden bugün itibariyle 55 sene geçmiş olsa da, kitabın içeriği, günümüz kentlerini, özellikle de kendi kentlerimizi anlamamız açısından bugün hala taptaze.

Neden inovasyon yapamıyoruz?

Irmak Akman, irmak@de-da-dergi.com

Sözcü’nün 25 Ağustos tarihli sayısında, Ege Cansen’in “Çok Mühendis, Yok Mühendis” başlıklı yazısı yayımlandı. Yazıda Cansen, sanayi kuruluşlarında ücretlerin unvana göre verilmesinin, mühendisleri AR-GE’den uzaklaştırarak yöneticilik yapmaya ittiğini, bunun da AR-GE çalışmalarına darbe vurduğunu anlatıyor. Oysa yaratıcı mühendislerin genel müdürden daha yüksek maaş alabilmesi gerektiğini söylüyor. Cansen, şöyle diyor:

Sanayi firmalarımızın, hem “kg fiyatı” hem de “ulusal katma değeri” yüksek ürün ihraç edebilir hale gelmesi, ülkemizin “orta gelir tuzağından” kurtulma hedefine varması için izlemesi gereken anayolun (stratejinin) adıdır. Bu stratejinin üzerine oturacağı iki büyük proje vardır. Bunlardan birincisi, üniversitelerimizin “temel araştırmaya” daha fazla yönelmesidir. İkincisi de sanayi firmalarının “Araştırma ve Geliştirme” faaliyetine daha fazla kaynak ayırmasıdır. Sanayide araştırma daha doğrusu geliştirme denince, firmanın karşısına bu işi yapacak mühendis bulma sorunu çıkar.

Cansen’in yazısı şirketlerin ücret politikalarına odaklanıyor, ancak Türkiye’de AR-GE faaliyetlerinin önündeki engeller bununla sınırlı değil. Sabancı Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde öğretim üyesi İlker Birbil ve İzmir merkezli LED aydınlatma armatürleri üreticisi Omega Elektronik’in genel müdürü Mümtaz Bademli, Türkiye’de inovasyonun karşısındaki engelleri ve bu engellerin nasıl aşılabileceğini anlattılar.

Sekiz yüz yıllık bir iz sürme hikayesi

Aylin Yardımcı, aylinyrd@gmail.com

Processed with VSCO with m5 presetYukarıdaki fotoğrafı Ağustos ayında Kafkasya’da bir dağ köyünde çektim. Sofrada oturan kişilerin arasında dil, din, kültür veya yaşam tarzı birliği yok. Sofra yol kenarındaki küçük bir Ortodoks şapelinin hemen yanındaki çardakta kurulu. İlk bakışta bu insanların tam olarak hangi özelliği paylaştıkları veya hangi amaçla bir araya geldikleri de belli olmuyor. Türkçe, Rusça, Osetçe, Macarca veya İngilizce konuşarak iletişim kuruyorlar. Farklı ülkelerin pasaportlarını taşıyorlar, bambaşka meslek kollarına aitler ve hepsinin hayat hikayesi de farklı. Ortak noktaları kaybettikleri müşterek ataları Alanlar’ın izini sürmek için bu sofra etrafında sekiz yüz yıl sonra ilk kez bir araya gelmeleri.

Ziyadesiyle geç kalmış bir yazı

Tamer Durak, tamer@medyascope.tv

Öncelikle bu satırları okuyan herkesten özür dilerim, çünkü bu yazı aslında yıllar yıllar önce Kayaköy’ü ilk ziyaretimin ardından yaptığım Yunanistan yolculuğu ve Kayaköy’den ve Fethiye’den mübadele ile göçen insanlarımızın kurduğu Nea Makri ve Livissi gezisinin ardından kaleme alınmalıydı. Böyle geç kalınca, de/da’nın geçen sayısındaki Irmak Akman’ın Kayaköy Sanat Kampı üzerine Mithat Erdoğan ile yaptığı güzel röportajı okuduktan sonra verdiğim yazı yazma sözünü tutmak da zorlaştı, düşünceler, hatıralar bir türlü istediğim demde toparlanamadı, yazdım, sildim, yazdım sildim… Yazıyı bu kadar geçe bıraktığım için de/da ekibinden de ayrıca özür dilerim.

Doğayı koru, yeşili sev, ayıyı öp

Ahmet Aral, aralahmt@gmail.com

2-print
Fotoğraf: Ahmet Aral

Hepimizin içinde kendini iyi hissetiği kuytularımız yok mudur? Vardır, iddia ediyoruz. Kimimiz için Foça, kimimiz için Bodrum, Akdeniz yaylaları, Karadeniz dağları. Bazılarımız adını koymasa da asgari detaylarıyla bu kuytuları tarif edebilecektir. Mesela; deniz olsun, güneşlenebileyim, akşama rakımı açayım şöyle, yanında balığım eksik olmasın diye anlatmaya başlayınca nereler gelmiyor aklımıza. Hayallerdeki her seçenek sizindir dolayısı ile. Bu aynı zamanda özgürlük duygusu ve zihinsel rahatlığı da besleyebilmekte. Bazılarımız da doğa aşığıyızdır. Dağlar, ağaçlar, dereler, türlü türlü çiçekler ve toprak kokusu yakalar kimimizi. Böyle özlediğimiz her yere hasret birikir günden güne zihinlerde. İşte bu hasret zihinden taşmaya başladığında planlara koyulur, sever adım yürümeye başlarız toprağı avuçlayacağımız ilk güne.